27 Mart 2016 Pazar

Fransız Sokağı Turu

On sekizinci yüzyıla gelindiğinde Batıklar, zayıflayan Osmanlı İmparatorluğundan istedikleri ayrıcalıkları tek tek elde ederlerken koca imparatorluğa baş eğmek düşmüştü. Frenkçe “baş eğmek” anlamına gelen “caputile” sözcüğünden ortaya çıkan kapitülasyonlar dilimize böyle-ce girmiş oldu. Kapitülasyonlar tanınan ticari veya siyasi ayrıcalıklardan ibaret değildi. Batılı devletler kendi mahkemelerini de kurma ve kendi vatandaşlarını bu mahkemelerde yargılama hakkını elde etmişlerdi. Meydanın solundaki küçük bina bir dönem Fransa’nın mahkeme olarak kullandığı Palais de Justice. Biraz dikkatli bakıldığında binadaki ilginçlik, daha doğrusu bir hata dikkatimizi çekiyor.


Binanın üst kısmında sırasıyla “kraliyet”, “adalet” ve “güç” anlamına gelen “Loi”, “Justice”, “Force” sözcüklerinden “Loi” ile “Justice” 1831 yangınının ardından yapılan restorasyon esnasında dikkatsizlik sonucu yanlış simgelerle eşleştirilmiş.


Fransız mahkemesinin yanındaysa bir dönem elçilik binası olan, bugünse konsolosluk rezidansı ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nü barındıran Palais de France’ı (Fransız Sarayı) görüyoruz. Saraydan önce bu geniş arazide Osmanlı astronomu Takiyeddin’in rasathanesi bulunuyordu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlılar Fransızlarla oldukça iyi ilişkiler kurmuş ve Fransızlara elçilik açma izni vermişlerdi. İşte Kanuni’nin Fransızlara hediye ettiği bu geniş araziye 1581’de Fransız Sarayı yapıldı. Fransızlar yurtdışında ilk elçiliklerini Osmanlı topraklarında açmışlardı.


Fransız Elçiliği, Venedik balyosu ve Ceneviz podestasını saymazsak aynı zamanda Osmanlı topraklarındaki ilk elçilik binasıydı. İlk Fransız elçisi Jean de la Forest’di. Ancak, Fransız Sarayı 1831 yangınında tamamen yandı. Yangının ardından 1839’da Parisli mimar Pierre Leonard Laurecisque tarafından yeniden inşa edilen bugünkü sarayın giriş kapısı Polonya Sokağı’na alındı. Dönemin birçok binasında olduğu gibi Fransız Sarayı’nda da Malta taşı kullanılmıştı. Çünkü bu malzeme hafifti ve üstelik en önemlisi yangına dayanıklıydı. Günümüzde de içi oldukça iyi korunmuş bina, Fransızların gösterişini ve inceliğini ispat eder. Sarayın yapıldığı dönemin Fransız Kralı Louis Philippe’in adının baş harfleri olan “L” ve “P” inisyalleri binanın bahçeye bakan cephesindeki alınlığında görünüyor. Sarayın duvarlarını goblen tablolar, gravürler, fermanlar, kral ve sultan portreleri, salonlannıysa Aubusser halıları, Sevres vazoları, mermer sütun ve heykelcikler süslüyor.


Fransız sefaretinin Beyoğlu’na yerleşmesinden sonra sırasıyla bütün devletler elçüiklerini bu bölgeye taşıdılar. Yüzyıllar boyunca Beyoğlu, diplomasinin kalbi oldu. Osmanlı’mn sona ermesi ve Cumhuriyet’in ilanıyla yeni başkent olarak Ankara seçildi. Devletler bu güzel bölgeyi bırakıp 1920’lerin Türkiye’sinde bir köy görünümünde olan yeni başkente gitme konusunda çok isteksizdiler. Bu nedenle, bazı Batılı devletler uzun yıllar elçilik binalarını bu bölgede bulundurmaya devam ettiler, ancak daha sonra Beyoğlu’ndaki tüm elçilikler konsolosluğa dönüştü.


Fransız ve İtalyan esintileriyle dolu bu hoş alanı yavaş yavaş geride bırakarak, köşedeki harabe binanın yanındaki sokağa sapıyoruz. Sokağın sonundan sağa dirsek yapar yapmaz sol taraftaki duvarın üzerinde Gül Baha’nın türbesini görüyoruz. Gül Baha’dan ileride bahsedeceğiz. Türbesinden devam ettiğimizde Yeni Çarşı Caddesi’ne çıkıyoruz. Bu caddenin iki tarafı da geçen yüzyıl başından kalma, kısmen korunmuş evlerle dolu. Bu evler, genellikle Pera’da çalışan, orta sınıf Levanten, gayrimüslim ve Musevilere aitti. Cadde ileride, Boğazkesen Caddesi adını alıyor. Boğazkesen Caddesi’nden aşağıya doğru indiğimizde de, adından da anlaşıldığı gibi boğaz kıyısına, Tophane’ye ulaşabiliriz. Ancak dik yokuştan yukarıya doğru çıkıyoruz ve Nuru-ziya Sokağı’nın girişine ulaşıyoruz. Nuruziya’ya sapmaz da karşıdaki araya girersek Fransız Sokağı’na gidebiliriz. Fransız Sokağı’ndaki Neo-klasik binaların tümü hayatının yirmi yılını İstanbul’da geçirerek Karaköy ve Eminönü Rıhtımları’nı da inşa eden Fransız Marius Michel tarafından yapıldı. Çoğunluğu Sakızlı Rumlar olan sokağın sakinleri arasında; yedi kuşak saray mimarı olan Balyan Ailesi’nin Dolma-bahçe Sarayı’nın kartonpiyerlerini yapmaları için İtalya’dan getirttiği Genevesi Ailesi, Fransız portre ressamı ve ağaç oyma süsleme sanatçısı Albert Mille, ressam Matteo da vardı.


Önce, Cezayir olan sokağın adı adeta hakaret edercesine Fransız Sokağı olarak değiştirildi. Sonra da Beyoğlu’nun kimliğine son derece aykırı, gayet yapay bir sözüm ona kültür-sanat-eğlence ortamı yaratıldı.


 


 

25 Mart 2016 Cuma

Yaşanılası Yerler Florya ve Yeşilköy Gezisi

Atatürk Havaalanı’nın biraz ötesindeki Florya, İstanbul’un en sakin semtlerindendir. Çok sayıda müstakil ahşap evin olduğu Yeşilköy de Florya gibi huzuru tercih edenlerin mekânı. Eski ismi Ayastefanos olan semt, o dönem burada yaşayan ve yeşiline hayran kalan Halid Ziya Uşaklıgil’in önerisiyle bugünkü adına kavuşmuş.


Florya


Bazılarına göre Florya adını, burada bir av köşkü yaptıran Kanuni Sultan Süleyman’ın Başdefterdarı İskender Çelebi’nin doğduğu yer olan Arnavutluktaki Florina’dan almış. Bazı kaynaklar ise Yunanca “Florion”dan geldiğini söylüyor. Florya Marmara Denizi kıyısında uzanan güzel bir kumsala sahip. Deniz kıyısında uzanan güzel bir kumsala sahip, deniz kıyısında birinci sınıf bir kahvaltı ya da güzel bir akşam yemeği yemek isteyenlerin popüler mekânı.


Yemyeşil doğası ve pastel rengi ahşap evleri ile Yeşilköy ise lüks kavramının gösterişten uzak ve zarif olabileceğinin de kanıtı. Gürültülü havaalanına yakınlığına rağmen İstanbul’da yaşanacak en güzel yerlerden biri olarak kabul ediliyor.


Deniz Köşkü


Florya, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Atatürk’ün ilgisini çekmiş. Belediye, Atatürk’e armağan edilmek üzere bir köşk yaptırmaya, bunun için de bir proje yarışması açmaya karar vermiş. Yarışmayı kazanan mimar Seyfi Arkan’ın Avrupa Bauhaus etkisiyle yaptığı ve 1935 senesinde açılan köşkte, farklı zamanlarda toplam 42 gün kalmış Atatürk. Aralarında İngiltere Kralı VIII. Edward ve eşi Mrs. Simpson’ın da olduğu bazı üst düzey konukları burada ağırlayan Atatürk’ün ölümünden sonra cumhurbaşkanları İsmet İnönü, Celal Bayar, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürkve Kenan Evren tarafından kullanılmış köşk. Atatürk’ün kaldığı zamanki eşyaları ile bir Atatürk Müzesi’ne (Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri açık) dönüştürülen köşkte daimi bir “Atatürk İstanbul’da” sergisi yer alıyor.


Florya Sosyal Tesisleri


Bu sıradan isme bakıp aldanmayın, gerisinde kafieler, restoranlar, çocuk oyun alanları ve çiçek bahçelerinin yer aldığı harika bir park var. Daha da ötesi, burası misafirlerin ayakkabılarını çıkartarak dolaştığı yarı değerli taşlarla döşenmiş Türkiye’nin ilk Refleksoloji Parkı. Sizi taşıyan ayaklarınıza dinlenme ve masaj şansı verin, taşların üzerinde yürüyün.


Ayastefanos’tan Yeşilköy’e…


Bugünkü Yeşilköy, Bizans döneminde Aya Stefanos olarak adlandırılmış. İlk Hıristiyan şehidi Aziz Stefan’ın kemiklerini taşıyan gemi Roma’ya giderken fırtına nedeniyle burada durmak zorunda kalmış ve küçük balıkçı köyünün adının da belirlenmesine neden olmuş. Haçlıların Latin Ordusu İstanbul’a saldırıyı başlatmak için 1203 senesinde burada karaya çıkmış. Şehrin işgali de bir sene sonra 1204’te gerçekleşmiş.


XIX. yüzyılda tüm köy padişahın hediyesi olarak bir Ermeni aileye, Dadyanlara verilmiş. Kırım Savaşı sırasında burada kalan Fransız askerleri, şehirdeki üç deniz fenerinden birini buraya inşa etmişler. Birçok önemli, tarihi olaya tanıklık etmiş Yeşilköy. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bağımsızlığını ilan eden Bulgarlara yardım için 1876 senesinde Rus ordusu ilçeye girmiş. Sultan II. Abdülhamid barış istemek zorunda kalmış.


Simonoğlu ailesine ait muhteşem bir ahşap konakta imzalanan ve Osmanlı için çok ağır koşullar içeren 1878 Ayastefanos Antlaşması ile yeni Bulgaristan’ın sınırları Tuna Nehri’nden Ege Denizi’ne kadar çizilmiş. Sultan II. Abdülhamid’in Selanik’e sürgüne gönderilme kararı İttihat ve Terakki Cemiyeti Gön Türkler) tarafından 1909 senesinde yine burada alınmış.


93 Harbi (Rumi Takvim’e göre 1293 yılında yapıldığından) olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında batıda Yeşilköy’e kadar ilerleyen Rus ordusu, ölen askerlerinin anısına 1895 senesinde Rus mimarisinin tüm özelliklerini yansıtan, Rus kilisesine ait motiflerle süslü bir anıt yaptırmış.


Yapılma aşamasında Rus ve Osmanlılar arasında büyük çekişmelere neden olan anıt, OsmanlIlar tarafından bir yenilgi simgesi olarak görüldüğü için 14 Kasım 1914’te törenle yıkılmış. Fuat Uzkınay bunu filme çekmiş ve “Ayastefanos‘taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” Türk Sineması’nın ilk filmi olarak tarihteki yerini almış.


Şimdiki Yeşilköy


XIX. yüzyıla ait bir çok güzel, ahşap ev tamir edilip boyanmış, günümüzde çok sayıda dükkana ve akşamları hoşça vakit geçirmenizi sağlayacak bar ite restorana ev sahipliği yapıyor. Cümbüş Sokağı’ndaki St Stephen Katolik Kilisesi’ne uğradığınızda altarının üstünde yer alan Aziz Stefan’ın 34 veya 35 yılında taşlanarak öldürülmesini anlatan tabloyu görmeden ayrılmayın. Köşeyi döndüğünüzde karşınıza çıkacak küçük liman, harika bir Prens Adaları manzarası armağan ediyor misafirlerine. İnci Çiçeği Sokağı’nda Surp istepanos Ermeni Kilisesi, Mirasyedi Sokak’ta da Ayios Stefanos Rum Ortodoks Kilisesi var. Dolayısıyla tüm kiliseler farktı mezheplere alt olmalarına rağmen Aziz Stefan’a ithaf edilmiş.


Yeşilköy Tren İstasyonu ve Semprini Evleri


1871 tarihli istasyonun ziyaretçilerinden biri de 1909 Hareket Ordusu’yla semte gelen Atatürk’tü… İstasyonun en eski yapısı ise dışardan kolayca seçilen su deposu.


İtalyan asıllı Levanten mimar Semprini’nin yaptığı yan yana duran üçevi9oo’lü yılların başında inşa edilmiş. İstanbul’da birçok esere imza atmış olan Semprini’en önemli eserlerinden biri Taksim Tepebaşı’nda bulunan Büyük Londra Oteli’dir.


 

22 Mart 2016 Salı

Jüstinyen’in Eserlerinden Biri “Küçük Ayasofya”

Sultanahmet Camii’ne kısa bir yürüme mesafesinde bir VI. Yüzyıl eseri, buna rağmen az bilinen bir yer. Sevimli avlusu sıradışı bir mekana geldiğinizin habercisi gibi. Ayasofya’nın küçük kardeşinin önünde göreceğiniz harabelerin Bizans deniz surlarının uzantısı olduğunu hatırlatıp gezimize başlayalım.


  1. yüzyılın başlarında, Bizans İmparatorluğu’nun en büyük isimlerinden biri olan Jüstinyen, amcası imparator Anastasios’a karşı isyanla suçlanır ve idamına karar verilir. İmparatorun rüyasına giren azizler Sergius ve Bakhüs yeğeninin hayatım bağışlamasını isterler. Jüstinyen tahta geçtiğinde ilk yaptırdığı kiliseyi, aynı zamanda askerlerin de koruyucusu Olduğuna inanılan bu azizlere adar.

Küçük Ayasofya


Sergius Bakhüs Kilisesi, Arasta Çarşısı’nın arkasından Marmara Denizi’ne uzanan Küçük Ayasofya Caddesi’nin sonunda yer alıyor. Etrafı boş bir arazinin ortasındaki binanın sık görülmeyen yuvarlağımsı şekli dikkatinizi çekecek. Jüstinyen’in Ayasofya’dan beş yıl önce, 527′ de yaptırdığı Küçük Ayasofya, İtalya’nın Ravenna şehrinde inşa ettirdiği San Vitale Kilisesi’ne de benziyor. XVI. Yüzyılda kilisenin bir minare ve avlunun etrafında yer alan odaların ev sahipliği yaptığı medresenin de eklenmesiyle camiye dönüştürülmüş. Bu çalışmayı yaptıran II. Bayezid devrinin Kapı Ağası Hüseyin Ağa bu caminin bitişiğindeki türbeye gömülmüş adı da medresede yaşar olmuş.


2006 yılında baştan aşağı restore edilen Küçük Ayasofya sonuçta eski çağlardan kalan paslarından kurtuldu ancak birçok restorasyonun ortak kaderini paylaştı; çeşitli çevrelerin eleştirilerine hedef olurken bazılarının da övgülerini de topladı.


Küçük Ayasofya’nın İç Görünümü


Kelimelerin kifayetsiz kaldığını ve yüreğinizden sessiz bir alkış koptuğunu hissedeceksiniz. Hüseyin Ağa’nın eklemelerinin bir parçası olan son cemaat yerinden dikdörtgen şeklindeki bir nartekse geçeceksiniz. Burası, İstanbul’da bir örneği daha bulunmayan ve belki de yapının en çarpıcı parçalarından biri olan iki katlı yüksek sıra sütunlar ile çevrelenmiş bir narteks.


Siyah, yeşil ve kırmızı mermerden yapılmış olan sütunların üstünde Bizanslıların adeta sepet gibi ördükleri sütun başlıkları kullanılmış. Nartekste ayrıca Jüstinyen ve karısı Theodora’nın kiliseyi Aziz Bakhüs’e değil Aziz Sergius’a adadığına dair ilginç bir yazıtı orta bölümü çevrelerken göreceksiniz.


Üst kattaki kolonları incelemek isterseniz girişin yanındaki merdivenlerden yukarı çıkın. Bu sayede kilisenin ihtişamlı görünümünü kuş bakışı seyredebilirsiniz. XVI. yüzyılda kilisenin camiye çevrilmesi sırasında binaya mihrap ve mimber eklenmiş. Nefin arkasına doğru, geçmişte vaftiz, Osmanlı döneminde de abdest almak için kullanılmış olan bir su tulumbası bulunuyor.


Hüseyin Ağa Medresesi


Kilise-camiyi gezmeyi bitirdikten sonra, medreseyi oluşturan odacıkları turlamakta fayda var; burada ebru çalışmaları, çiniler, kakma işli kutular ve Osmanlı tarzı minyatürler yapan sanatçıları görebilirsiniz. I Ofislerden biri günümüz Kazakistan’ında doğmuş ve Yeseviye Tarikatını kurmuş olan şair ve sufi Ahmet Yesevi’nin (1093-1166) öğretilerini! İçeren dergi ve kitapları da satıyor. Tam ortadaki küçük kafe ise hem soluklanmanız hem de güzellikleri beyninize nakşetmeniz için size zaman sağlama görevini üstlenmiş.


Jüstinyen Gerçekten de Büyük Mü?


İmparator Jüstinyen’den (483-565) genelde “Büyük” sıfatıyla bahsedilir ve Doğu Kilisesi’nde bir aziz olarak görülür. Dönemin tarihçisi Procopius ise “Gizli Tarih” isimli eserinde “insan formundaki şeytan” tanımlamasıyla çok farklı bir kişilik çiziyor Jüstinyen için… Onu kararsız, kötü, açgözlü ve karısının kölesi bir karakter olarak tanımlıyor. Eşi Theodora’ya layık gördüğü ise “aşağılık fahişe” tanımlaması. Jüstinyen’in Türkiye’de hiç mozaiği yok. Olanlar ikonoklast dönemde yok edilmiş.


Bukoleon Sarayı ve Çatladıkapı


Bizans imparatorluk saraylarından günümüze ulaşabilmiş nadir kalıntılardan biri de Ahırkapı sahilinde yer alan Bukoleon Sarayı Çatladıkapı’ya doğru yöneldiğinizde sarayın duvarlarını ve mermer pencere çerçevelerini göreceksiniz. V. yüzyıla dayanan tarihiyle saray, Büyük Saray’ın bir parçasıymış. İsminin sarayı süsleyen boğa (buko) ve arslan (leon) heykellerinden aldığı sanılıyor. İmparator Jüstinyen döneminde restore edilen saray, İmparator Theophilos’un IX. yüzyıldaki hükümdarlığı zamanında denize bakan balkonu eklenerek genişletilmiş.


Saray, 1204’teki IV. Haçlı Seferi sırasında Montferratlı Boniface tarafından ele geçirilmiş. Bizans monarşisi tarafından 1261 yılında restore edilen saray, zaman içinde gözden düşerken Ayvansaray’daki Blachemae Sarayı asillerin gözdesi haline gelmeye başlamış. Osmanlıların 1453’te İstanbul’u fethettiği dönemde tamamen bir harabeye dönmüş olan saray, 1873’te tren yolunun geçmesi üzerine kısmi olarak yıkılmış. Bukoleon Sarayı ile Küçük Ayasofya arasındaki Çatladıkapı’nın 1532’deki deprem sırasında hasar gördüğü için böyle adlandırıldığı söyleniyor. Bazı kaynaklar ise Fatih döneminde lakabı “Çatladı” olan birinden geldiğini belirtiyor.


 

17 Mart 2016 Perşembe

Viyana Kuşatmasında Kat Edilen İlerleme

Viyana Çıkarmasında Düşman Hattında İlerleme


İslâm askeri, melun düşmana karşı altmış gün metrislerde ve toprağın altında top, tüfek, lağım, bomba ve taşla canını dişine takarak savaştı. Düşmanın tam gücü azalıp yorgun düştüğü sırada, Alman Kayzeriyle Polonya Kıralı iki yüz bin imansız askeriyle geldi. Hep zafere alışmış ordu içinde huzursuzluk doğuran ilk olay, Eğri Beylerbeyi Abaza Kör Hüseyin Paşa’nın Tuna’nın öte yakasında uğradığı yenilgi oldu. Kalenin kuşatılmasıyla bu kadar uzun zaman var güçle uğraşıldıktan sonra, imdat ordusu geliyor diye metrislerin boşaltılması istenmedi. Birkaç bin savaşçı açık arazide savaşa girerse, düşmana dünyanın zindan edileceği düşüncesine saplanıldı. Bütün savaş gücünü bir araya toplamamak gibi ağır bir kusur işlendi.


Bu konuda şu tedbirlerin alınması gerekirdi:


Düşman ordusunun sayıca üstünlüğü duyulup iyice anlaşıldıktan sonra, her ihtimale karşı emniyet tedbiri olarak birkaç bin asker metrislerde bırakılmalı, geri kalan bütün savaş birlikleri dışarı çekilmeliydi. Yayaları siperlere koyup, arkasına balyemez ve şahı toplarını yerleştirmek, süvarileri hazırda tutmak gerekirdi. O zaman düşman bir süvari hücumu menziline gelinceye kadar beklenir; daha yaklaştığı zaman da top ve tüfek ateşine tutulur, gerekirse süvariler hücuma kaldırılırdı. Ancak, herkesin dilediği gibi dövüşmesine de izin verilmemeliydi.


Özellikle, rüzgâr hızında at koşturan Tatarlara, düşmanı gerilerden rahatsız etmek görevi verilmeliydi. Çünkü Tatarlardan düzenli bir meydan savaşında düşmanla yüz yüze dövüşmek beklenemezdi. Özellikle, bu sefere katılan Tatarların Allah’ın kendilerine nasip ettiği tutsakların çokluğu ve ganimetlerin bolluğu yüzünden yükleri ağırlaşmış ve hareket yetenekleri kısılmış durumdaydı. Düşmanla savaşmaları ve her hangi bir direnme göstermeleri imkânsızdı.


Hanları olan hergele ise, tıpkı askerleri gibi davrandı ve hak dini uğruna en küçük bir gayret dahi göstermedi. İslâm ordusunun kendisine her zaman yapmış olduğu yardımları hatırına bile getirmediği gibi, Müslümanların hükümdarına karşı yükümlü olduğu müttefiklik görevini de unuttu.


Düşman Ülkesinde İlerleme Devam Ediyor


Süvari askerini meydan savaşında taşıyacak olan atlar, iki aydan beri doğru dürüst arpa yüzü görmemişti. Bu yüzden öyle zayıflamış, öyle güçten düşmüşlerdi ki, sipahilerle öteki süvariler bu hayvanların üzerinde savaşa etkili olabilecek bir hücuma geçecek durumda değillerdi.


Genel gelir defterdarının savaş birliklerinin beslenmesi konusunu sıkı bir gözetim altına alması ve fazla erzakı zamanı gelince kullanmak üzere saklaması gerekirdi. Her şeyden Önemli olan bu tedbirin, sefere çıkılmadan ve hele savaş bölgesine girilmezden önce alınması şarttı. Düşman ülkesinde birkaç konak ilerlendikten sonra erzak işini çözümlemek güçleşir ve bu görevle yükümlü olanlar, işlerini zamanında yapamayacaklarından sonunda hakarete, küfüre katlanmak zorunda kalırlar. Din ve devlet işlerinin yürütülmesinde bu nokta, olağanüstü önemdedir. Bu savaşta birliklerin büyük kısmının işe yaramaz hale düşmesi, atlarına yem bulmakta çektikleri sıkıntıdan ileri gelmiştir.

16 Mart 2016 Çarşamba

Tarihi Kahramanlarla Küçük Bir Derleme

Niobe


Niobe (Ağlayan Kadın), bir mitoloji kahramanı olup Lydia kralı Tantalos’un kızıdır Manisa’da Yankaya denilen yerde, Tantalos’un kalesi bulunur Niobe’yi temsil eden «Ağlayan Kaya» da Manisa dağında görülür. Bu kayanın bir yüzü daima ıslaktır.


Niobe. Thebai Kralı Amphion ile evlenir Altı erkek, altı kız çocuğu olur, On İki çocuklu Niobe sadece İki çocuğu olan Tanrıça Leto ile alay eder. Leto, çocuklarının çoklu ğuyla öğünen Niobe’den Öcünü almak İçin Artemis ve Apollon isimli çocuklarına, Niobe’nin bütün çocuklarını oklarla teker teker vurdurarak öldürtür. Çocukların babası Amphion canına kıyar. Niobe de, ölen çocuklarının ve kocasının ardından o kadar hiç kırır, o kadar gözyaşı döker ki sonunda gözpınarları kurur, sesi çıkmaz olur. Dağda, evlâtlarının ölüleri arasında kaskatı kesilir. Efsaneye göre Tanrı Zeus, Niobenln acı sini dindirmek için onu taş yapar. Bugün Manisa dağında, Niobe’yİ temsil eden ve bir kadına benzeyen kocaman bir kaya vardır. Söylentiye göre bu kayadan sızan sular, Niobe’nin gözyaşlarıdır.


Daidalos ve İkaros


Yunan mitoloji kahramanları baba-oğul, Üstün bir sanatkâr, mimar ve heykeltıraş olan Daidalos, oğlu İkaros’ü kanatlandırıp Girit Labyrinthos’undan uçurmayı başardı. Fakat İkaros denize düşüp boğuldu.


Daidalos, Girit’te, içine girince biı daha çıkılması mümkün olmayan Ünlü Labyrln-thos’u İnşa etti. Fakat oğlu Ikaros’İa birlikte bunun ilk kurbanı oldu. Baba-oğul, Girit kralı Minos tarafından Labyrinthos’a hapsedildiler. Minos’un karısı Pasiphae onları kurtardı. Daidalos kendisi ve oğlu için omuzlarına balmumu ile tutturulan- kanatlar yaptı ve bunlarla uçtular. Yalnız, Daidalos oğluna, güneşe fazla yaklaşmamasını söyledi. İkaros babasının tembihini unuttu: Güneşe çok yaklaşınca balmumu eridi. Kanatsız kalan İkaros, Sisam adası yakınında denize düşerek boğuldu. Düştüğü denize İkarion denizi denildi. İkaros’tan sonra bir süre daha yaşayan Daidalos’da, oğlu İkaros’un düşüşünü tasvir etmeye iki kere teşebbüs ettiyse de her ikisinde de, acısı buna engel öldü. İkaros’un düşüşü birçok kabartma ve tablolara konu olmuştur.


Odysseus


Ünlü Yunan kahramanı; İthaka adasının efsanevî kralı, M.Ö. XX. yüzyılın sonuna doğru yaşadığı kabul edilir.


Troia savaşından zaferle dönen Odysseus, binbir serüvenle karşılaştı. Homeros’un yazdığı Odysseia destanı, en eski seyahat ve serüven hikâyelerinden biridir. Hikâyenin kahramanı Odysseus, kazandığı Troia savaşı dönüsü, sâdık karısı Penelope’nin kendisini beklediği İthaka adasına varabilmek için on yıl boyunca uğraşacaktır. Odysseusun gezisi, çeşit çeşit tuzaklarla birçok kere engellenir Fırtınaların kurbanı olan Odysseus, çoğu zaman, kendisini düşmanca karşılayan adalara çı» kar ve oralarda kendisini bekleyen tehlikelerden kıl payı kurtulur. Nihayet, bu kadar uzun bir ayrılıktan sonra ithaka kralı, sarayına vardığı zaman, onu sâdece yaşlı köpeği Argus tanıyabilir ve ilk önce bu köpek sevincini belirtir. Odysseus aynı zamanda, Eski Yunan’ın canlı bir portresidir. Odysseia destanı bize, kaybolmuş bir uygarlığı, aslına sadık bir biçimde yansıtır ve onu daha İyi tanımamıza yardım eder.


 

Çok Değerli Bir Hazine “Kariye Müzesi”                      

Bugünkü Kariye Müzesi (Çarşamba günleri kapalı) Chora Kilisesi olarak inşa edilmiş, adındaki “Chora’” eski Yunanca’dâ “kırsal alan” anlamına geliyor. Kilise, ilk inşa edildiği yıllarda Konstantin Surları’nın, yani sınırların dışındaymış. Theodosios Surları sınırları genişletilmiş ve Kariye’yi surların içinde bırakmış ama kilisenin adî değişmemiş. Bunun nedeni adının aynı zamanda ruhani bir anlam dit içermesi; Hz. İsa’yı ve Meryem Ana’yı yaşamın özü olarak tanımlayan mozaikler sayesinde buyası “yere ve göğe sığmayanın”, sınırların ötesindeki Hz. İsa’nın mekânı olarak kabul edilmiş.


Kilise


Burada ilk inşa edilen kilise büyük bir depremde yıkılmış. Şu an görmekte olduğunuz binayı 1077-1081 yıllan arasında İmparator I. Alexios Komnenos, kayınvalidesi Maria Doukaina için yeniden i yaptırmış, ancak kilise oğlu isaac Komnenos zamanında büyük bir mimari değişim geçirmiş. Haçlıların 1204-1261 yıllarındaki istilası sırasında harabeye dönen yapı, 1315-1321 yılları arasında kuzey koridoru, dış narteks ve bir parekklesion (yan şapel) eklenerek genişletilmiş. Kariye Müzesi’nin günümüze çok az bir değişim ve hasarla ulaşmış olması büyük bir şans.


Dışarıdan bakıldığında Kariye güzel, kubbeli bir Bizans yapısı ve göze şehirde göreceğiniz diğer benzer yapıdaki Bizans kilisesinden pek farklı gelmiyor. Ancak içeriye adım attığınız an bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Duvarlarını süsleyen mozaik ve freskler kendisinden çok daha büyük olan Ayasofya’dakilerden bile daha fazla ve görkemli. Göz kamaştıran bu muhteşem eserleri borçlu olduğumuz kişi ise Bizanslı devlet adamı ve şair Theodoros  Metokhites (1270-1332). İmparator II. Andronikos Paleologos’un zengin ve güçlü danışmanı sadece binanın yaratılmasına maddi destek vermekle kalmamış, aynı zamanda garip şapkalı bir görüntüsünü Hz. Isa’nın da resmedildiği bir mozaiğe ekletmiş. Birçok saray gözdesi gibi Aietochites de III. Andronikos Paleologos büyükbabasının tahtın ele geçirdiğinde gözden düşmüş; Bugün Yunanistan’a ait Evros yakınlarındaki Didymoteichon’a (ikiz Duvar anlamında) sürüldü. Şehre ancak 1330 yılında dönebilmiş! Adını Theoleptos olarak değiştirip ömrünün sonuna kadar kilisesinde rahip olarak yaşamış.


1511 yılında kilise Sultan II. Bayezid’ın sadrazamı Ali Atik Paşa tarafından mihrab ve minare eklenerek camiye çevrilmiş. Bu dönemde mozaik ve fresklerin üzeri beyaz badana ve alçıyla kaplanmış. Tüm bu eserler 1948-1958 yılları arasında Amerikan Bizans Enstitüsü tarafından yürütülen çalışmalarla ortaya çıkarılmış. Bu çalışmalarda görev alan Paul A. Undervvood mozaikler hakkındaki tüm bilgileri “Kariye Camii” adlı dört ciltlik eserinde toplamış. Cami 1947’de müze haline getirilmiş.


Dış Narteks


Aslında Batılı ziyaretçiler Kariye Müzesi’inde dış narteksteki mozaiklerde betimlenen hikâyelere kendi kiliselerinden aşinadır. Örneğin Bebek İsa’yı ziyarete gelen Üç Müneccim (Baltazar, Melkiorve Gaspar adındaki bilge ya da kâhin adam), Herod’un Masumların Katledilmesi niyetini öğrendikten sonra Meryem ve Yusuf’un Mısır’a Kaçışları son derece canlı bir şekilde tasvir edilmişler.


Şeytanın Çölde İsa’yı Günaha Davet Etmesi’nin anlatıldığı betimleme gruplarının en büyüleyici olanları üst tonozlardan birinde dört ayrı mizansen şeklinde görülebilir: Şeytan İsa’dan Tanrı’nın oğlu olduğunu ispat etmek için önce taşları ekmeğe çevirmesini sonra da Kudüs’teki bir kuleden kendini aşağı atmasını istemiş. Son olarak onu ikna etmek için sadece kendisine tapması durumunda sonsuz zenginliği vaad etmiş. İsa’nın gençlik dönemine ait bu bölümde Vaftizci Yahya Ürdün Nehri kenarında insanlara İsa’yı tanıtıyor.


 


 


Mozaikler


İncil’i iyi bilen ziyaretçiler iki nartekste (koridorlar) yer alan mozaikleri kolayca tanıyabilirler. Eski Yunanca yazıtlarda mozaiklerin hikâyeleri ile ilgili önemli ipuçları veriyor. Kariyefyi gezmek biraz ilginç, iç ve dış narteksteki tasvirler çok fazla ve belirli bir sırayı takip etmiyor. O yüzden iki narteks arasında gidip gelmeniz lazım. Dışa taşmaya iç narteksin en sonundan başlayın. Burada Meryem Ana ile ilgili bölümler var. Meryem Ana’nın 15 krala ve Davud’a kadar olan soyağacını tasvir eden mozaikler kubbede yer alıyor. Sonra dış nartekse geçin ve Hz. İsa’nın hayatıyla ilgili detayları inceleyin. Ardından tekrar iç nartekse geçin ve naoso (nef) girmeden önce sağ kolda bulunan dev Hz. İsa mozaiğine ve onun çevresindeki Hz. İsa’nın mucizelerini gösteren detaylara bakın.


Hz. İsa burada mucizeleriyle kör, sağır, cüzzamlı çok sayıda insanı iyileştiriyor. Kubbede ise Isa’nın Adem’den Yakup’a kadar olan soyağacını tasvir eden betimlemeler yer alıyor. Naos’taki üç mozaiği gördükten sonra Parekkleslon İle turunuzu tamamlayın.


Yabancı turistlerin aşina oldukları arasında İsa’nın mucizelerinden sahneler de var: Ekmekler ve balıklar, Kana’daki şarap, kör ve topal bir adamı iyileştirmesi. Bununla beraber İncil’in Ortodoksluğa özgü yorumlarındaki farklılıklarda göze çarpıyor: Örneğin İsa’nın Doğumu’nu anlatan sahnede Batı versiyonlarında yer almayan yeni doğmuş İsa’ya banyo yaptıran kadınlar görüyorsunuz. Müzedeki resimler dönemin giysi ve mobilyalarını yansıtmaları bakımından da ayrı bir önem taşıyor; örneğin Metokhites’in garip şapkası ve vergi toplayan Suriyeli Vali Cyrenius’un frapan kıyafetleri sadece o dönem için değil bugün için bile son derece ilginç.


İç Narteks


Hz. İsa’nın hayatındaki belli başlı olayları tasvir eden bu mozaiklerin ilki Meryem Ana’nın doğuşunu ve yaşlı anne babası Anne ile Joachim’i anlatıyor. Ziyaretçilere ilginç gelense Kari-ye’de Hz. İsa’nın ölümü, çarmıha gerilmesi ya da yeniden dirilişi hakkında herhangi bir tasvirin olmamasına karşın Yeniden Diriliş sahnesinin sadece Parekklesion’daki fresklerde anlatılması. İç narteksin kubbesinde İsa’nın Adem’den Yakup’a, Meryem Ana’nın ise 15 krala ve Davut’a kadar olan soyağacını tasvir eden betimlemeler yer alıyor.


Meryem Ana’nın hayatını anlatan sahnelerin bir kısmı görmeye alışık olduklarımızdan oldukça farklı. Örneğin bir tanesi Meryem Ana’yı bir melek tarafından beslenirken gösteriyor. Bir başka mozaikte Meryem Ana’nın on iki taliplisinin asaları önünde duruyor. Yusuf a ait asa yeşerince Meryem’i alan Yusuf oluyor. Diğer talipliler Yusuf un arkasında duruyor.


Naosa girmeden önce iç nartekste sağ taraftaki dev mozaiğe göz atmayı unutmayın, muhteşem bir İsa tasviri göreceksiniz. Bu tasvirin Sultanahmet’teki Büyük Bizans Sarayı’nın bir bölümü olan Khalke’nin girişinde bulunan Deesis ikonunun bir kopyası olduğuna inanılıyor. İsa’nın sağında yer alan Meryem Ana’nın ayaklarının dibinde resmedilense kilisenin yeniden yapılanmasında başrol oynayan prens Isaac Komnenos.


Naos


Kilisenin naosu (ibadetin yapıldığı bölüm) birbirinden güzel mermer panellerle dekore edilmiş. Tek bir mermer tabakasının ikiye bölünüp daha sonra yan yana konması tekniği Ayasofya’da da uygulanmış. Burada göreceğiniz üç mozaik pano nartekslerde yer alanlar kadar önemli.


Girişin hemen üzerindeki büyük bir pano Meryem’in Ölümü’nü (Koimesis) anlatıyor. Meryem’in arkasındaki İsa’nın tuttuğu bebekse Meryem’in ruhunu temsil ediyor. İsa’nın üzerinde altı kanadıyla daha çok bir çiçeği andıran serafim isimli melek resmedilmiş.


Parekklesion ve Freskler


Parekklesion, kiliseden bağımsız bir bina hissi veriyor ziyaretçilerine. Burada gömülü olan sekiz kişinin kim oldukları kesinlik kazanmamış ancak bir tanesinde Metochites’in dostu Mihail Tornikos’un ve karısının, bir diğerinde ise evlilik yoluyla Metochites’in akrabası olan Prenses irini Raoulina Palaeologina ve Despot Demetrios Doukas Angelos Paleologos’un yattığı biliniyor. Kuzey duvarındaki mezarın ise Metochites’in son istirahatgahı olduğuna inanılıyor.


Naostaki ve nartekslerdeki mozaikler gözlerinizi kamaştırdıysa parekklesionda bulunan freskleri de çok beğeneceksiniz. Genel olarak pastel renkler ile siyah ve beyazın tezadından oluşan freskler muhteşem.


Parekklesion’a girer girmez apsiste Anastasis’in (Diriliş) etkileyici bir anlatımını göreceksiniz. Ortada duran İsa, eliyle Adem ile Havva’yı lahitlerinden çıkartıyor. Ayaklarının altında uzanan kırık Cehennem Kapısı’nda elleri bağlı şeytan görünüyor. Beyaz sakallı Adem’in arkasında Vaftize! Yahya ve doğruluklanyla bilinen krallar Davut ile Solomon duruyor. Havva’nın arkasında Abel ve dürüst insanlar tasvir edilmiş.


Parekklesion’da ilgi çeken bir diğer kompozisyon tavan tonozunda göreceğiniz Son Yargı (Deesis) tasviri. Karar vermek üzere sağında iyilik dolu ruhlar ve solunda da lanetlenmiş olanlarla oturan İsa’yı betimleyen fresk ikon uzmanlarının da gözdesi. Sol tarafında, altta göreceğiniz kırmızı leke cehennemi ve suçluları bekleyen ateş nehrini simgeliyor. İsa’nın hemen altında Adem ve Havva, O’nun ikinci kez gelişine kadar boş kalacak olan tahtın önünde diz çökmüş olarak resmedilmiş. İsa’nın üstünde ise cennet bir meleğin sırtında yükselen dev bir beyaz salyangoz olarak sembolize edilmiş.


Kubbede, harika bir Meryem ve Çocuk İsa tasviri var. Bu fresk koyu mavi bir zemin üzerinde, Bizans tarzı kıyafetler içinde canlandırılmış meleklerle süslenmiş. Kubbe pandantiflerinde ise dört şair İncil yazan var. Bu azizlerin adlan: Şamlı Kosmos, Yusuf, loannis ve Theophanos.


Annslasls’ln alımda siyah beyaz dini giysileriyle doğu kilisenin azizleri sıralanmış: Aziz Athanasios, Aziz loannls Hrtsostomos (Altın Ağızlı Yuhanna), Aziz Vassilios, Miralı Aziz Nikolaos (diğer adıyla Noel Baba), Teolog Aziz Gregorlos ve İskenderiyeli Aziz Kyrilos.


Fethiye Müzesi


Çevrede aynı zenginlikte dekore edilmiş başka kiliseler de var, ancak Kariye’nin görkemli mozaikleri diğer kiliselerdekini göz ardı etmenize neden olabilir, önce Draman sonra da Fethiye Caddesi’nde yapacağınız kısa bir yürüyüş sizi Kariye’deki kadar çok olmamakla birlikte mozaiklerin bulunduğu bir başka mekâna, Fethiye Müzesi’ne ulaştıracak.


 


 

15 Mart 2016 Salı

Kumkapı ve Balıkçılık Geleneği

Kumkapı eski Bizans surları içinde, Çatladıkapı ve Yenikapı arasında bulunuyor. Eskiden ağırlıklı olarak Ermeni ve Rumların yaşadığı semt, günümüzde meydandaki balık restoranları ve eğlence kültürüyle ünlüdür. Kumkapı’da balıkçılık geleneği Bizans dönemine kadar uzanıyor. Semtin önemi Ermeni Patrikhanesi’nin XVII. Yüzyılda buraya taşınmasıyla daha da artmıştır.


Kumkapı, Bizans döneminde İmparator Julian (361-63) tarafından yaptırılan Kontoskalion Limanı’ymış. Günümüzdeki adını ise Yedikule’den Ahırkapı’ya doğru giderken deniz kıyısındaki beşinci kapı olan Kumkapı’dan almış. Küçük İskele anlamına gelen Kontoskalion semtin o zamanlardaki adıymış.


Latinlerin 1261’de şehirden atılmasının ardından VIII. Michael Palaeologos burayı şehrin ana deniz üssü halijj getirmiş. Sık sık çamurla dolmuş liman, bunun sonucu olarak da kullanım dışı kalmış. Bugünkü liman balıkçı teknelerine hizmet veriyor.


Limanın etrafında ise şehirdeki en taze balıkları bulabileceğiniz balık pazarı var. Pazarın önüne balık pişirilen yerler de eklendi. Son dönemlerde yapılan çalışmalarla Kumkapı’daki eski tarihi ahşap evlerin bazıları restore edildi. Ancak ana meydandan geçip yürümeye devam ettiğinizde ulaşacağınız Nişanca ve Yenikapı taraflarında hala ihmal edilen, harap evlerle karşılaşıyorsunuz.


Ermeni Patrikhanesi


1850’lerln Kumkapisında nüfusun çoğunluğunu Ermeniler oluşturuyormuş, yaşadıkları hayat İse Müslüman komşularından pek farklı değilmiş. Erkek ve kadınlar evde ayrı bölümlerde yaşar, kadınlar kapalı gezermiş. Daha sonraları ayrılmışlar buradan, yerlerini Anadolulu Ermeniler almış. Günümüzde ise Ermenistan’dan gelen Ermeniler yaşıyor Kumkapı’da. Eski bir Bizans kilisesinin olduğu yerde inşa edilen Surp Asdvadzadzİn (Meryem Ana) Kilisesi Patrikhanesi kilisesi olarak işlev görüyor.


Samatya’dan buraya 1641 senesinde taşınan patrikhane, 1762 ve 1826’da çıkan büyük yangınlarda iki defa yanıp kül olmuş. Günümüzdeki kompleks ise 1828 yılında inşa edilmiş ve planları Balyan Ailesi tarafından çizilen bir okul ve üç kiliseden oluşuyor. Patrikhane Aziz Theodore’ye adanmış ve Surp Harutyun Kilisesinden birkaç merdiven inilerek ulaşılan bir ayazmanın üstüne kurulmuş. Çarpıcı çan kulesi 1870 senesinde ilave edilmiş.


İstanbul’un çoğu semtinde olduğu gibi Kumkapı’da da artık Rum kalmamış, ama Kumkapı hala iki harika Rum kilisesi görebileceğiniz bir semt. Her iki kilise de XIX. yüzyılda yeniden yapılmış. Beyaz Panayla Elpida Kilisesi muhtemelen XV. yüzyılda yapılmış ve Aya Yorgi’ye adanmış bir ayazmanın üstüne inşa edilmiş. 1895 senesinde tamamen restorasyondan geçen kilisede bu kez Rokoko ve Neoklasik akım bir arada kullanılmış. İlk olarak XVI. yüzyılda yapıldığı sanılan Ayia Kyrlake ise 1895 ve 1901 yılları arasında Neo-Bizans tarzında, mimar Perikles Fotiadis tarafından inşa edilmiş.


Aziz V Basil’e adanmış ayazmanın üstüne yapılan kilise, şehirdeki en büyük kubbelerden birine sahip. Bu iki kilisenin haşmeti geçmişte burada yaşayan cemaatin zenginliğini yansıtacak boyutlarda.


Nişancı Mehmed Paşa Camii


İlk olarak 1475 senesinde Fatih Sultan Mehmed’in sön sadrazamı, Karamanlı Mehmed Paşa için yaptırılmış. Ancak o zamandan günümüze pek çok kez yeniden inşa edilmiş. Bugünkü görüntüsü tamamıyla Osmanlı ahşap bina tarzını yansıtıyor ve orijinal çifte hamamı, İstanbul’daki en eski hamamlardan biri olarak hala misafirlerini ağırlıyor. Mehmed Paşa, adını taşıyan Karagümrük’teki başka bir camide gömülü.


Tavaşi Süleyman Ağa Camii


XVII. yüzyılda yapılmış olmasına rağmen, bugünkü görüntüsüne XIX. yüzyılda kavuşmuş. Ahşap minaresiyle kolayca ayırt edebileceğiniz caminin merak uyandıran isminin hikâyesi ilginç. “Tavaşi” hadım edildikten sonra saraya satılan köle anlamına geliyor. Topkapı Sarayı’nda Haremağalığına yükselen Süleyman Ağa, zaman içinde haremi ve casus ağını kontrol edecek güce ulaşmış.


 

14 Mart 2016 Pazartesi

İstanbul’un Pek İlgi Görmeyen Ama Tarihi Değeri Olan Yer “Kadırga”

Hipodrom’dan Marmara Denizi’ne doğru yürüdüğünüzde, İstanbul’da aynı ismi taşıyan iki camiden birine, Sokullu Mehmed Paşa’ya varırsınız. Mimar Sinan’ın en güzel eserlerinden biri olan külliye nedense hak ettiği kadar ilgi görmüyor. İznik çinileriyle süslenmiş bu XVI. Yüzyıl camisini görmeye giderken Hipodrom’un güney ucundaki Bizans Sfendonu’nun önünden geçebilirsiniz. Kadırga eski İstanbul’dan görüntüler sunacak size…


Sokollu Mehmet Paşa Camii, Kadırga’ya bakar. Turistler pek uğramaz buraya. Eski ahşap evleri, beklenmedik anda karşınıza çıkan tarihi surlarına rağmen Kadırga pek bilinmemiş, ihmal edilmiştir. Bir zamanlar büyük bir liman varmış Kadırga’da; ilk olarak 362’de İmparator Julian tarafından yapılmış, İmparator II. Julian tarafından da 570 senesinde canlandırılmış. Liman Osmanlılar tarafından da kullanılmış.


İsminin, eskiden kadırgalarda çalıştırılan insanlara atfen, Yunanca “zorla çalışma” anlamına gelen “katerga” kelimesinden türediği düşünülüyor. XVI. yüzyılda, Fransız yazar ve gezgin Pierre Gilles (Petrus Gyllius) “Kadırga” adının buradan çıkartılan batık kalyonlara atfen verildiğini belirtmiş. İşin ilginç tarafı Marmaray projesi çalışmadan sırasında buraya çok yakın mesafede olan Yenikapı’dan Bizans tekneleri çıkartıldı.


Kadırga’daki dükkanlar turistlerden çok burada yaşayanlara hitap ediyor. Lezzetli mercimek çorbası ve pide bulabileceğiniz küçük esnaf lokantalarıyla dolu caddelerinde Etiyopya’dan ve Doğu Avrupa’dan gelen insanlarla karşılaşabiliyorsunuz.


Son zamanlarda Kadırga Limanı’na giden yoldaki eski ahşap evlerde restorasyonun başladığım görmek memnun edici. Bu küçük, ahşap evlerin arasında büyük ve etkileyici konaklara da rastlayacaksınız. Etrafa göz gezdirdiğinizde, evlerde su olmadığı dönemlerde semt sakinlerinin su ihtiyaçlarım karşıladığı zarif çeşmeler de var. Kadırga Hamamı hala ziyaretçilere açık ama ne yazık ki harabeye dönmüş olan XVI. yüzyıldan kalma Çardaklı Hamamı restore edilmeyi bekliyor, umutla.


Kadırga Parkı


Kadırga’nın tam ortasındaki meydanda, mahalle sakinlerinin pek rağbet ettiği küçük bir park var. Çitin arkasındaki dört köşeli çeşme gibi görünen yer aslında Esma Sultan Namazgahı, açık havada namaz kılmak isteyenler için i78ı’de Sultan III. Ahmed’in kızı Esma Sultan (1726-1788) tarafından yaptırılmış. Merdivenlerden çıkınca ulaşabileceğiniz bu yer eski İstanbul’dan günümüze ulaşan birkaç namazgahtan biri.


Sokollu Mehmed Paşa Camii ve Külliyesi


Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın eşi Esmahan Sultan için Mimar Sinan tarafından 1571’de, Ayia Anastasia Kilises,’nin olduğu yere yapılmış. Bu şahane cami duvarlarını süsleyen İznik çinileri ile bilinse de pencerelerindeki vitraylar en az çiniler kadar etkileyici. Eğimli, dik yokuşlardan oluşan bir bölgeye yapılmış külliye. Sıradan bir mimar için problem olabilecek zemin yapısını camiye özgü bir özelliğe dönüştürmeyi bilmiş Koca Sinan.


Camiye üç ayrı kapıdan ve üç ayrı kottan giriliyor. Mermer şadırvanın yer aldığı avlunun çevresini medresenin odaları sarıyor. Dışarıdan bakıldığında çok büyükmüş izlenimi veren caminin içine girdiğinizde dış dünyayla ilişkinizin kesildiğini hissediyorsunuz.


Mihrap, mimber ve kapıda Hacer-ül Esved parçaları (Kabe’de tavafın başladığı yerde bulunan, cennetten indirildiği rivayet edilen parlak siyah taş) bulunuyor. Mihrabın iki tarafındaki sütunlar, yapının depremden etkilenmediğini göstermek amacıyla kendi etrafında dönebilir şekilde yapılmış.


Sokullu Mehmed Paşa


Bosnalı bir Sırp olarak kasabasında doğan Mehmed Paşa (1506-1579) devşirme sistemi ile yeniçeri yapılmak için İstanbul’a getirilmiş ve birçok aşamayı geçerek Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad’ın sadrazamlıklarına kadar yükselmiş bir devlet adamı. Topkapı Sarayı’nda eğitildikten sonra 1526’da asker olarak Mohaç Savaşı’na ve 1529’da Viyana Kuşatmasına katılmış. Barbaros Hayreddin Paşa’dan sonra Osmanlı donanmasına Kaptan-ı Derya olmuş. Bir derviş tarafından öldürülmeden önceki son 15 yıl boyunca Osmanlı’yı yöneten en etkili güç olmuş, Kadırga’daki caminin dışında, Mimar Sinan’a Azapkapı’da kendi adını taşıyan bir cami (Azapkapı Camii de denir) yaptırmış. Eyüp’teki türbesi yine bir Sinan eseridir.


Özbekler Tekkesi


Caminin komşusu Özbekler Tekkesi 1692’de zamanın Defterdarı İsmail Efendi tarafında yaptırılmış ama bina 1887’de tamamen yenilenmiş. Minareleri girişin hemen üstünde yer alan tekke, muhtemelen Orta Asya’dan gelen dervişler ve dini görevliler için misafirhane olarak yapılmış. Memleketi Buhara’da ebru sanatını öğrenen Özbek Şeyhi Sadık Efendi (?-1846) daha sonra oğullarına el vermiş. 2008 senesinde restore edilen tekke, günümüzde İstanbul Tasarım Merkezi olarak kullanılıyor.


Sfendon


Sfendon, Marmara üniversitesi Rektörlük Binası’nın arkasında, Hipodrom’dan Sokollu Mehmed Paşa Camii’ne doğru yürürken göreceğiniz, stadyumun yarım daire şeklindeki, güney kısmı. Devasa duvarın kalıntıları güzelliğinden çok yaşı ile şaşırtıyor insanı. Daha sonraki yıllarda Sfendon, bu civarda yaşayan İnsanlara su temin etmek için sarnıca dönüştürülmüş. Her çarşamba, Sfendon’un önünde semt pazarı kuruluyor. Bir tabloyu andıran pazarda fiyatlar çok uygun.


Ebru Sanatı


Bir kâğıt boyama sanatı olan ebru, Türkiye’de XVI. yüzyıldan beri biliniyor. Kâğıdın üstüne mermer görüntüsünün aktarılması hiç de kolay değil. İncelik ve en önemlisi ustalık isteyen bu sanat, at kılı fırçalar kullanılarak yapılıyor. Ebru, suda erimeyen boyalarla su yüzeyinde oluşturulan şekillerin kâğıda geçirilmesi olarak tanımlanabilir. Bir ilgisizlik döneminin ardından ebru sanatının güzelliği yeniden keşfedilmiş gibi. Bugün ebru yapanları Cafer Ağa veya Kabasakal medreselerinde görebilirsiniz.


 

11 Mart 2016 Cuma

Eminönü Tarihi Yapılar Turu

Hobyar Camii (Mescidi)


Postane binasının hemen arkasında, genellikle insanların gözünden kaçan Hobyar Camii var. İlk olarak XV. yüzyılın ikinci yarısında Emir Hobyar Hoca tarafından yaptırılan cami zamanla harap olmuş. Büyük Postane’nin yapıldığı dönemde Vedat Tek tarafından yeniden inşa edilmiş. Kütahya çinileriyle süslenmiş altıgen caminin Suriye’dekilere benzeyen tek şerefeli bir minaresi var.


Vlora Han


Eğer Büyük Postane’nin merdivenlerinde durup sağınıza, gara doğru bakarsanız Art Nouveau tarzının en iyi örneklerinden birini, Vlora Han’ı görürsünüz. Gül ve birbirine dolanmış çiçek şeklindeki taş süslemelerle hemen göze çarpan binaya olağanüstü zarafetteki işçiliği nedeniyle hayran kalmamak elde değil. İstiklal Caddesi’ndeki Botter Apartmanı gibi Vlora Han da bakımsız. Üzerindeki tabela kirliliği ise ayrı bir problem.


Yeni Postane Caddesi’nden Mısır Çarşısı’na doğru yürürseniz I. Ulusal Mimari üslubunda yapılmış Yapı Kredi Bankası binasını görürsünüz. Tam karşısında ise daha ağırbaşlı, Alman tarzını yansıtan ve August Jachmund tarafından 1890’da yapılmış eski Deutsche Bank binası var.


Birinci ve Dördüncü Vakıf Hanları


1910’larda Mimar Kemaleddin Bey, Sirkeci ve Eminönü arasında i. Ulusal Mimari Akımı’nın İkinci büyük adımlarından birini atmış ve İstanbul’un ilk modern ofis binalarını yapmış. İlk lokumun yapıldığı Ali Muhiddİn Hacı Bekir dükkanının karşısında yer alan Dördüncü Vakıf Han ayakta kalan iki binanın daha göze çarpanı.


  1. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, han işgalci Fransız ordusunun merkez bin, olarak görev yapmış. Daha sonraki dönemlerde gözden düşerek tinercilerin bağına dönüştü, ta ki 2005’te elden geçirilip World Park Hotel adıyla açılana kadar. Postane binasında olduğu gibi her sinde kubbeli odaları olan hanın giriş katında ayrıca orijinal bir de hamam var.

Birinci Ulusal Mimarlık Akımı


Mimar Kemaleddin (1870-1927) ve Vedat Bey’lerin (Vedat Tek, 1873-1942) öncülük ettiği ve 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyetle birlikte ortaya çıkan yaklaşım, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Türk mimarlığını da etkilemiş. Selçuklu ve Osmanlı tarzlarından değişik unsurları bir araya getirip tamamen farklı bir üslup yaratan bu mimari akımda genellikle asma tavanlar, kalın lanset pencereler, cephede kullanılan seramik paneller, yarım küre şeklindeki süslere sıkça rastlanıyor. Kemaleddin Bey’in portresini 20 TL’lik banknotların arka yüzünde görebilirsiniz. Büyük Postaneden başka, bu akımın diğer güzel örnekleri arasında Atmeydanı’ndaki Tapu Kadastro ve Rektörlük binaları, Sultanahmet’teki Four Seasons Hotel ve Sütlücedeki Kongre Merkezi var.


Türkiye İş Bankası Müzesi


Postane binası ve Yeni Cami arasında, güzel mimariye sahip birçok XIX. ve XX. Yüzyıl yapı günümüzde bazı bankaların şubelerine ev sahipliği yapıyor. Tarihi 1898’e dayanan Türkiye İş Bankası binası ise ilk yapıldığında Önce postane sonra da paket ayırma ofisi olarak hizmet vermiş.


1928’den beri bankaya ait olan yapı günümüzde müze (pazartesileri kapalı) olarak işlev görüyor. Sergideki eserlerin sadece bankacılık düşkünlerinin ilgisini çekeceği düşünülebilir ama çocuklar muazzam kapılardan geçerek kasalara girmeyi ve insanların geçmişte neleri sakladıklarını görmeyi eğlenceli buluyorlar. Caddenin tam karşısındaki Garanti Bankası Binası semtin en güzel eserleri arasındadır.


Liman Han


Yalı Köşkü Caddesi’ndeki Liman Han, Vedat Tek tarafından 1907’de yapılmış, cephesinde muhteşem çiniler var. Yolun sonundaki Hidayet Camii’ni, Alexandre Vallaury, 1887’de eski, ahşap bir caminin yerine inşa etmiş.


 

8 Mart 2016 Salı

Kapalıçarşı Civarındaki Hanlar ve Beyazıt Camii

Kapalıçarşı Çevresindeki Hanlar


Kapalıçarşı ile Mısır Çarşısı’nın dolambaçlı arka sokaklarında hala eski hanları keşfetmeniz mümkün. Geçmişte tüccarların hayvanlarıyla kaldığı ve aynı zamanda mallarını sattığı hanların çoğunluğu iki katlı ve avlulu yapılmış, bazılarının alt katı ahır olarak kullanılmış, içlerinde restore edilenleri olsa da çoğu ihmal edilmiş ve bakımsız durumda.


Kapalıçarşı’nın Mahmutpaşa Kapısı’ndan çıkın ve aşağı doğru yürüyün. Tarakçılar Caddesi’ne gelince sola sapın. Yolun sonunda “Kösem Sultan Hanı olarak da bilinen Büyük Valide Han çıkacak karşınıza. Bina, IV. Murad’ın annesi Kösem Sultan tarafından 1651 yılında inşa ettirilmiş. Hanın ortasına bir Şii Camii yapılmış, üç avlusunun da harap hale geldiği hanın üst katına çıktığınızda göreceğiniz manzara gerçekten olağanüstü; Boğaz, Haliç ve eski şehrin büyük kısmını içine alan panoramik bir İstanbul manzarası… Buradan ayrıca yandaki Bizans Eirene Kulesİ’ni de görme imkanınız olacak. Kule 1926 depreminde büyük ölçüde zarar görmüş ve üst bölümleri yıkılmış. Hanın üçüncü avlusuna Acemlerin yerleşmesinden ötürü Sair (Yabancı) Han adı verilmiş. İsmi bugüne bozularak gelmiş ve Sağır Han olmuş. İçerideki Bizans kilisesi ise tamamıyla harap olmuş durumda.


Biraz ileriden tekrar Mahmutpaşa Yokuşu’na dönerseniz XVIII. yüzyılda yapılmış olan üstünde kuş evleri ve cami bulunan Küçük Yeni Han ile karşılaşacaksınız. Aşağı doğru yürümeye devam edin ve Çarkçılar Sokak’tan sağa sapın. Yolun sağındaki Büyük Yeni Han, 1764’te tuğla ve taş kullanılarak yapılmış. Yolun karşısındaki; Kürkçü Han’ın yapımının XV. yüzyıla dayandığı ve Fatih Sultan Mehmed sadrazamı Mahmud Paşa için yaptırıldığı düşünülüyor.


Beyazıt Camii


Beyazıt Camii 1501-1506 yılları arasında Fatih Sultan Mehmed’in oğlu II. Bayezid tarafından yaptırılmış. Mimarı fazla bilinmeyen Yakub-Şah İbn Sultan-Şah.


Yakub-Şah camiyi yaparken kendine model olarak Ayasofya’yı almış ve buna bir külliyede olması gerekenleri eklemiş; hamam, medrese, mektep ve imaret.


Eser Fatih Camii’nden sonra yapılmış ama 1766 depreminde Fatih Camii’nin yıkılmasıyla V İstanbul’daki en eski, klasik cami olarak kalmış.


Beyazıt Camii’nin avlusu pek çok ziyaretçiye Şehzade Camii (sy. 103) ve Yeni Valide Camii’nin (sy. 500) avlularını hatırlatır, avluya adım attığınız anda sizi saran huzur hemen yakındaki Kapalıçarşı’nın karmaşa ve gürültüsüyle hoş bir tezat yaratır. Kırmızı somaki mermer ve granitten yapılmış 20 büyük sütun, avludaki şadırvanın etrafında kubbeli revaklar oluşturur.


Caminin dışında işportacılar, ulu çınar ağaçlarının altında tespih, hacıyağı ve diğer İslâmî eşyaları satarken güvercinlerde yemlerinin peşinde koşuyor. Yapının arkasındaki kabristanda II. Bayezid muhteşem bir türbede, kızı Selçuk Hatun ise daha mütevazı bir türbede yatıyorlar. Köşedeki türbesini pencerelerindeki zarif, yeşil demirlerden hemen tanıyacağınız Tanzimat dönemi sadrazamlarından Koca Mustafa Reşid Paşa 1800-1858) da buraya gömülmüş. İstanbul’a büyük eserler bırakan Mimar Kemaleddin Bey (1870-1927) hazirenin bir diğer sakini.


 

7 Mart 2016 Pazartesi

Kırım Kilisesi ve Hayratı

Kırım Kilisesi’ne doğru giderken sokağın sonunda, sağa dirsek yaptığı yerde, siyaha çalan kesme taşları, Ortaçağ şatolarını andıran çan kulesi ve kırmızı kiremitleriyle dikkatimizi çeken bir bina var. Burası, Crimean Memorial Church, Christ Church ve Anglikan Kilisesi adlarıyla da bilinen Kırım Kilisesi. Kilisenin yapılışı, cemaati ve tarihçesi oldukça ilginç…


Anglikanlık deyince aklımıza doğal olarak İngiltere geliyor. Anglikanlık, zamanında karısından boşanıp yeniden evlenilmesine izin verilmeyen İngiliz Kralı VIII. Henry’nin Papa’ya karşı gelip kendi kilisesini kurmasıyla ortaya çıktı. Protestanlık ve Katoliklik arası bir mezhep olan Anglikanlık, 16. yüzyıldan itibaren yaygınlaşarak resmî ve ulusal din olarak kabul gördü.


Presbiteryen, Püriten, Piskopal ve Metodist gibi kollara ayrılması ise sonraları gerçekleşti. Anglikan Kilisesi’nin en üstündeki kişi aynı zamanda devletin de en üstündeki kişidir. Yani, kral veya kraliçe, aynı zamanda Anglikanların lideridir. İbadet dili olarak da Latince yerine İngilizce kullanılır.


Anglikanlaınm İstanbul’da kilise yapmaları da Kırım Savaşı dolayısıyla gündeme gelir. Sultan Abdülmecid, 1855-56 Kırım Savaşı sırasında Rusya’ya karşı Osmanlı’nın yanında savaşan İngiltere’ye jest olarak eski bir Rum mezarlığını kilise yapımı için İngilizlere tahsis eder.


Tahsis eder etmesine de 1858’de temeli atılan kilisenin inşaatı tam on yıl sürer ve açılışını yapmak 1868’de Abdülmecid’in halefi Abdülaziz’e nasip olur. 1837’den o zamana tahtta olan kraliçe Viktorya (Victoria), İstanbul’da bir Anglikan kilisesinin yapımına izin ve Kırım Kilisesini Abdülmecid’e veya bir olasılık açılışı yapan Abdülaziz’e bir otomobil hediye eder. Ancak şeyhülislamın garip bir fetvasıyla “Gavur işidir midir, yoksa şeytan işi mi?” Osmanlı’ya gelen ilk otomobil Sarayburnu’ndan denize atılmak suretiyle yok edilir. Otomobilin bir sonraki gelişi epey sene sonra, Meşrutiyet Dönemi’nde olacaktır. Basra Mebusu Züheyirzade Ahmed Efendi, şoförü ve yardımcısı olan, Türkiye’nin ilk şoförü Acem Abdurrahman ile İstanbul sokaklarında ilk turunu o zamanlar atar.


Kiliseye ve konumuza dönelim. Kilisenin yapımında Osmanlı ya da Bizans üsluplarının kullanılmaması istenmişti. Yarışmayı kazanan William Borges, projesinde bazı değişiklikler yapılmasını reddedince ikinci olan George Edmund Street’in projesi uygulandı. Street, Londra’daki adalet bakanlığı binası olan Law Courts’u da inşa etmişti. Neogotik tarzda inşa edilen kilisenin siyah kesme taşlan Büyükada’dan, pencere kenarları ve köşelerdeki sarı konutları oluşturan yumuşak taşlar ise Malta’dan getirilmişti. İçerideki vaftiz çanağı derinliği ve özenli işlemeleriyle hemen göze çarpıyor.


Demir dökme merdivenle çıkılan ahşap katta dikkatimizi çeken bir başka şey daha var; 1911 yılında W. Bili ve oğlu tarafından Londra’da yapılan devasa org. Bir de merak konusu olan, tavandan sarkan tel ağlar var. Tel ağların kiliseyle, mimariyle veya dinle bir ilgisi yok. Kilisenin papazı bir zamanlar papağan besliyormuş ve kaçmasın diye içeriye ağ gerdirmiş.


1970’de kapanan kilisenin içi kapalı kaldığı süre içerisinde hırsızlar tarafından boşaltılmış. Heykeller, ahşap kapılar ve değerli ne var ne yoksa çalınmış. Bu durum 1991’de son bulmuş. Hindistan’ın güneyinde küçük bir ada devleti olan, eski adıyla Seylan, yeni adıyla Sri Lanka’dan kaçan sığınmacılar İngiliz Başkonsolosluğu’nun çabalarıyla kiliseye yerleştirilmiş. Böylece kilisenin yıllar süren sessizliği son bulmuş. Sri Lankalılar kiliseyi sahiplenmişler, onarmışlar ve yeniden ibadete açmışlar. Her pazar sabahı otuz kadar cemaatiyle Kırım Kilisesi’nde ayin yapılıyor.


 

5 Mart 2016 Cumartesi

Ovar’da Konaklamayla Viyana Kuşatmasına Doğru

Sabah erkenden yola çıkıldı. Beş saat sonra Ovar’daki konak yerine varıldı. Yürüyüş baştan sona yol boyunca açıldı. Karşı yakadaki kıyılar, bu arada Komorn Adası her yanı ormanlarla kaplı sıra sıra tepeler halinde göz önünde uzanıyordu.


Yol üzerinde yakılmış bir köyden geçildi. İçinden geçimi yarım saat kadar sürdü. Sonra da küçük bir derenin üzerindeki köprüden geçildi. Bugünkü yürüyüşün son menziline varmaya daha üç saatten fazla bir zaman olduğu halde, yolun üzerinde öyle bir toz bulutu meydana gelmişti ki, insan yanı başında giden kimseyi bile açıkça seçemiyordu.


Konak yerine varıldığında Sadrazam henüz iki gün önce fethedilmiş bulunan Ovar Kalesini gözden geçirmek üzere yeniden atma binerek dolaşmağa çıktı.


Sonraki Gün Gattendorf’ta Konaklama


Gün ağarırken hareket edildi. Konak yerine doğru yapılan yürüyüşte yemek molası bile verilmedi. Sadrazam ana yoldan sola ayrılan ve olağanüstü güzellikteki bir araziden geçen yan bir yola saptı. Sağ taraftaki arazi ise derelerle doluydu. Ordu ağırlıklarının büyük kısmı bu taraftan gittiği için hayli güçlüklerle karşılaşıldı.


Bugün Hainburg palankasının zaptedilmesi buyruğunu almış olan deli Bekir Paşayla Kara Mehmed Paşa, bu yere ikindi üzeri hücum ettiler. Kale sıkı bir direnme gösterdiğinden, Paşalar, Sadrazama ulak gönderip top yollaması dileğinde bulundular. Sadrazam da hemen iki tane Kolombrine topu (2) yollattı. Ansk toplar daha yoldayken, güneş battığı sırada öteki taraftan ulaklar hem Kara Mehmed Paşayla Bekir Paşanın, hem de Sadrazamın atlı ulakları canlı tutsaklar ve kesilmiş kellelerle birlikte palankanın alındığı müjdesini getirdiler. Karşılıklı ateş altında hiç ara /ermeden saldıran Islâm askeri, taraf taraf geliştirdikleri bir hücumla kaleye girmişler.


Kalede bulunan savaşçılarla ileri gelenleri daha önce kaçmış bulunuyormuş. Yerinde yurdunda kalıp savaşa girmiş bulunan halkın hepsi kılıçtan geçirilmiş ve hisar işgal edilmiş. Sadrazamın huzuruna getirilen kelleleri toprağın üstüne yuvarladılar. Canlı olarak getirilen tutsakların da boyunları vuruldu. Bu müjdeyi getirenlere hil’at giydirilip bahşiş verildi. Sadrazam kalenin yakılıp yıkılarak yerle bir edilmesi buyruğunu yolladı. Fakat ulak yolda oyalandığı için, o daha menziline varmadan kale çoktan yakılmış, surları ve koca kapılarıyla birlikte yerle bir edilmiş bulunuyordu.


Burası büyük bir kale gibi güçlü ve iyi tahkim edilmiş zorlu bir palankaydı. Öyle ki, insan gücünün bütün imkânlarını kullanarak her çareye başvurmak suretiyle yapılacak yirmi günlük bir kuşatmaya bile rahatça karşı koyabilirdi. Ancak Allahın inayeti sayesinde gâvurların yüreğine öyle bir korku ve ürküntü düşmüş, Islâm askerinin dağı taşı tutan hücumu karşısında bu melunların akılları ve düşünceleri öylesine altüst olmuş ki, bir tek gün bile direnmeye cüret edemeyip İslâm ordusuna karşı savaşmak cesaretini bulamadılar. Bu suretle de yenilip yok edildiler. Cesur askerlerimiz de Allahın arzu ettiği zafere eriştiler.


Dış tahkimatı Van Kalesi’nden daha büyük daha güçlü olan bu palankanın içinde, dağ yüksekliğindeki bir kayanın üzerinde gökyüzüne fırlamış gibi duran ikinci bir palanka bulunmaktaydı. Van Kalesinin doruk burcundan daha heybetli, daha güçlü ve daha tahkimliydi.


Allaha şükürler olsun, bu güne kadar sağ yakada olsun sol yakada olsun fethedilip boyunduruk altına alınan kalelerle palankaların sayısı daha şimdiden yüzü geçmiş bulunuyor.