5 Ağustos 2016 Cuma

Fırtına Tanrısı’ndan yerfıstığı başkentliğine: Osmaniye...

KaratapeAslantaş Açık Hava Müzesi ile turizmini geliştirmeye çalışan; kültür, tarih, doğa, deniz kumgüneş, sağlık ve tarım turizmine imkanlar sunan Osmaniye, Doğu Akdeniz pazarına renk katmaya hazırlanıyor. Eksiği ise tanıtım ve yatırım.


aratepeAslantaş; Osmaniye ili, Kadirli ilçesi sınırlarında M.Ö. 8. yüzyılda, yani Genç Hitit Çağı’nda, kendisini Adana Ovası Hükümdarı olarak ilan eden Asativatas tarafından, kuzeydeki vahşi kavimlere karşı bir sınır kalesi olarak kurulmuş… Geçmişte Adanava olarak bilenen Adana’nın hükümdarı Asativatas’ın kurduğu KaratepeAslantaş Kalesi de Asativadaya diye adlandırılmış…


Firtina Tanrisi Ve Asativatas


Fırtına Tanrısı’nı takdis eden, Osmaniye’yi de içine alan Adanava’nın Hükümdarı Asativa tas’ın 3 bin yıl evvelki dünyaya seslenişi şöyley di: “Ben gerçekten Asativatas’ım. Güneşimin adamı, Fırtına Tanrısı’nın kulu, Avarikus’un büyük kıldığı, Adanava hükümdarı… Beni Fırtına Tanrısı Adanava kentine ana ve baba yaptı ve Adanava kentini ben geliştirdim. Ve Adanava ülkesini genişlettim, hem gün batısına, hem de gün doğusuna doğru. Ve benim günümde Adanava kentine refah, tokluk, rahatlık tattırdım. Ata at kattım, kalkana kalkan, orduya ordu kattım, herşey Fırtına Tanrısı ve Tanrılar için… Çalımlıların çalımını kırdım. Ülkede kötü olanları ülke dışına attım. Bütün krallarla barış kurdum. Krallar da beni ata bildiler, adaletim, bilgeliğim ve iyi yüreğim için. Öyle ki, önceleri korkulan yerlerde, erkeklerin yola gitmekten korktukları ıssız yollarda, günümde kadınlar kirmen eğirerek dolaşmaktadır. Ve ben bu kaleyi kurdum, ona Asativadaya adını vurdum. Oraya Fırtına Tanrısı’nı yerleştirdim ve ona kurbanlar adadım. Ve bu ülkeye yerleşen halk öküz, sürü, bolluk ve içkiye sahip oldu, dölleri bol oldu, Fırtına Tanrısı ve tanrılar sayesinde. Yalnızca Asati vatas’ın adı ölümsüzdür, sonsuza dek, Güneş’in ve Ay’ın adı gibi…”


“Arkeolojinin Tanriçasi” : Halet Çambel


Hükümdar Asativatas’ın bir zamanlar sağladığı barışla bölgenin bereketi Fırtına Tanrısı’nın da yardımıyla adaletle paylaşılmış… Toroslar’dan sesini ve güçünü alan Fırtına Tanrısı artık bir kültür ve turizm ürünü olarak ziyaretine gelenlere 3 metre yukarıdan bakıyor. Fırtına Tanrı sı’nın bulunduğu “Asativadaya” kalesi, zamanımızda, KaratepeAslantaş Açık hava Müze si’ne dönüşmüş. Genç Hitit kalesi olan bu yerin ortaya çıkarılmasını sağlayan da Anadolu ‘nun hayat verdiği arkeoloji tanrıçasıdır. Adı Halet Çambel… Türkiye’nin ilk kadın Olimpiyat sporcusu olan Çambel, ömrünün 50 yıldan fazlasını harcayarak Asativadaya’yı ortaya çıkarmış. Prof. Dr. Halet Çambel dünyada kendi alanında ilk örnek olan açık hava müzesini yaratmış bin bir güçlükle… Aslantaş Barajı’na bakan KaratepeAslantaş Açık Hava Müzesi’nin çevresi de Milli Park’a dönüştürülmüş. 1956 yılında bir çobanın “orada bir aslantaş var” sözünün peşine düşen Halet Çambel, yüksek ateşli hasta olarak gelip gördüğü bu yerde bir ömür geçirmiş. Osmaniye onun sayesinde dünya çapında bir turizm ürününe sahip olmuş.


Onun sayesinde Asativatas’ın dünyaya seslenişi ortaya çıkmış…


Halet Çambel, geçen j sene Osmaniye Valisi İsa Küçük tarafından, yaptığı hizmetler nedeniyle ödüllendirildi. Ödül töreninde “İlk kez bir vali tarafından ödüllendiriliyorum” diyen Halet Çambel, bir ömre bedel eseriyle, yalnız turizme değil prehistoriaya da büyük katkılar sağlamış.


Fırtına Tanrısı ve Hükümdar Asativatas, Çambel sayesinde nasıl karanlıktan günyüzüne çıkmışsa, Halet Çambel de Asativatas sayesin de adını unutulmazlar listesine yazdırmış; “arkeolojinin Anadolu tanrıçası” olarak… O, bir şehrin taşa kazınmış eski zaman seslenişini, yeni zamanlara aktardığı için Osmaniye’nin gerçek hemşehrisidir…


Türkiye’nin Yerfistiği Başkenti


Ceyhan Irmağı’nın toprakla, güneşle, Akdeniz’in iklimiyle buluşarak ortaya çıkan bereket, Osmaniye’yi yerfıstığının başkenti yapmış. Eski adıyla Cebeli Bereket olan bu topraklat Türkiye’nin yerfıstığı ambarıdır. Şehir doğal, tarihsel güzelliklerinin yanında yerfıstığı ile ekonomik gücünü sağlar olmuş. Osmaniye’nin tanıtımında Karate peAslantaş ile birarada anılır olmuş yerfıstığı… Osmaniye bir zamanlar Fırtına Tanrısı ile korun duysa, şimdilerde de yerfıstığıyla geçinir olmuş.


Zengin Mutfağında Her Şey Var


İlginç mutfağı, doğal boyalarla boyanan kilimlerinin yanında, tarım turizmine imkanlar sunacak gözalabildiğince uzanan bereketli ovası; kışın kar altında, baharda yeşilin baskınındaki Toroslar ve Amanoslar, bu dağları yara yara ovaya akan nehirler; nehirler üzerindeki barajlarda şimdiden başlayan su sporları, yaylalar ve bakir plajları ile Osmaniye Doğu Akdeniz turizminin geleceğidir.

6 Haziran 2016 Pazartesi

Efes tarihinin oluşmasında Ana Tanrıça’nın da etkisi var!

Küçük Menderes (Kaystros) ırmağının Ege Denizi’ne dökülen körfezinde, Panayır Dağı eteğinde kurulan Efes, Küçük Menderes’in getirdiği alüvyonlar limanı doldurunca dağın güneybatı yönüne, Bülbül Dağı yamaçlarına taşınır. Yazarlar Strabon ve Pausanias, tarihçi Herodot, Efesli şair Callinos gibi antik kaynaklar, Efes’in Amazonlar tarafından kurulduğuna ve yerli halkın Karyalılar ve Leleglerden oluştuğuna işaret ederler.


Efes ören yerinde, Hadrianus Tapmağı girişindeki frizde ise 3000 yıllık kuruluş kehanetinden şu şekilde söz edilir: “Atina Kralı Kodros’un cesur oğlu Androklos, Ege’nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağının kâhinlerine danışır. Kahinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kurulacağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege’nin mavi sularına yelken açar. Küçük Menderes ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verir. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirken, çalıların arasından çıkan domuz, balığı kaparak kaçar. Böylece kehanet gerçekleşir ve buraya kent kurulmasına karar verilir.”


Kentin kuruluş tarihi yazılı diğer belgelerden incelendiğinde MÖ 6000’li yıllara, neolitik dönem olarak adlandırılan cilalı taş devrine kadar inilmesi gerekir. Arkeologlar bu bölgede yaptığı araştırmalar sonucunda, Ayasurluk Tepesinde Hititle re ait yerleşim birimleri olduğunu saptamışlardır. Hititlere ait yazılı metinler kentin adının “Apasas” olarak anıldığını gösterir. MÖ 1050’lerde Yunanistan’dan gelen göçmenlerin yaşamaya başladığı liman kenti Efes, MÖ 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınır. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos tarafından MÖ 300 yıllarında kurulur.


Helenistik ve Roma döneminde en görkemli günlerini yaşayan ve Asya eyaletinin başkenti ilan edilen Efes, en büyük liman kenti olarak 200 bin kişilik nüfusa sahiptir; Bizans döneminde ise tekrar yer değiştirerek ilk kez kurulduğu Selçuk’taki Ayasuluk Tepesi’ne gelir. 1330 yılında Türkler tarafından alman ve Aydmoğullan’mn merkezi olan Ayasuluk, 16’ncı yüzyıldan itibaren giderek küçülmeye başlar. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da Selçuk adını alır. Efes, antikçağdaki önemini yalnızca büyük bir ticaret merkezi olarak gelişmesine ve başkent oluşuna borçlu değil elbette. Anadolu’da Ana Tanrıça olarak kabul edilen Kibe le’nin geleneğine dayalı Artemis kültünün en büyük tapınağı da Efes’te bulunur.


 

27 Mayıs 2016 Cuma

Kabina Siğmayan Şehir “Berlin”

Duvarın yıkılışının 20. yılında dev bir sanat, eğlence ve alışveriş kentine dönüşen Berlin, bu ay baştan aşağı ışıklarla yıkanarak yeniden doğuşunu kutlayacak.


İşte Berlin’i görmeniz için 5 sebep:


Reichstag’dan Alexanderplatz’a


Yeni parlamento binası Reichstag’dan başlayıp Brandenburg Kapısı’ndan geçerek Alexanderplatz’daki Televizyon Kulesi’ne uzanan yürüyüş güzergâhı kentle tanışmak için ideal. Avrupa’nın en geniş bulvarlarından Unter den Linden boyunca uzanan yol, elçilik binalarıyla başlıyor. Eski Saray, Opera Binası ve Berlin Katedrali’ni kapsıyor.


Berlin Duvar’ını Ziyaret Edin


Kentin ortasından akan Spree Nehri’nin kuzey yakası boyunca uzanan East Side Gallery, Berlin Duvan’nın en iyi korunmuş kalıntısı. Yaklaşık 1,2 kilometrelik duvardan oluşan bu açık hava müzesini, dünyanın dört bir yanından gelen sanatçıların duvar üzerine yaptığı


Alişveriş Cenneti


Berlin, 20 binden fazla dükkân, butik ve lüks mağazasıyla gerçek bir alışveriş cenneti. Ayrıca, kentin farklı bölgelerinde 30’dan fazla pazar ve bitpazarı kuruluyor. Berlin’in Champs-Elysees’si Kurfürstendamm (Ku’damm)’ın yanı sıra, kentin seçkin moda evlerini ve ünlü şarküterilerini, bulvarın yan sokaklarında bulabilirsiniz.


İlk Evrensel Müze Açiliyor


UNESCO Dünya Mirası beş eski müzeden oluşan Museumsinsel (Müzeler AdasıJ’ndaki Bergama Müzesi’ne (Pergamon Museum) uğrayın. Neues Museum ise dünyanın ilk evrensel müzesi anlayışıyla 15 Ekim’de açılacak.


Berlin Işik Festivali


Berlin, 14 Ekim’den itibaren tam 12 gün boyunca ışıl ışıl parlayacak. Şehrin tüm önemli tarihi ve modern yapılarını, sokak ve bulvarlarını büyüleyici renklere boyayacak olan Işıklar Festivali (Festival of Lights)’nde farklı ışık teknikleri kullanılacak. Festival boyunca,‘light liner’ denilen servis otobüsleri festival katılımcılarına ‘ışık manzaraları turu’ attıracak.

20 Mayıs 2016 Cuma

Keşfedilmeyi Bekleyen Bir Yer “Langkawi”

Langkawi Adası, 10 milyon yaşındaki yağmur ormanları ile 8,000 yaşındaki mercan kayalıkları arasında yer alan, egzotik florası ve nadide yaban hayatı ile beş yıldızlı tatil ortamının entegre edebilmiş olduğu nadir yerlerden birisi.


Malezya‘nın en iyi bilinen tatil beldesi olan Langkawi, turkuaz sakin bir denizi, beyaz kumlu kumsalları, ormanlarla kaplı tepeleri, pirinç tarlaları, bozulmamış doğası ve vergisiz alışveriş fırsatı ile tam bir tatil rüyası.


Malezya’nın Kedah eyaletine bağlı olan ada, Malezya Yarımadası kuzey batı ucunda, kıyıdan 30 km açıkta, Andaman Denizi’nde yer alıyor. Hindistan cevizi ağaçları gölgesinde, tropik iklimin ve denizin kusursuz keyfinin kaygısızca çıkarılabileceği Langkawi Adaları 99 adadan oluşuyor. Langkawi Adası ise, bu adalar topluluğunun en büyüğünü oluşturuyor.


UNESCO tarafından korunan mangrov orman alanları ile doğa tüm güzelliğini sunarken, biri birinden güzel plajlarıyla da tatilcileri davet ediyor.


Pulau Langkawi, 1986 yılında gümrüksüz serbest bölge olarak ilan edilmiş. 478,5 km² yüz ölçümündeki adada 65.000 kişi yaşıyor. Küçük köyleri, pirinç tarlaları, mandaları ve doğal güzellikleri ile kırsal alanları, tam bir Malay adası görünümünde.


Langkawi Gezilecek Yerler


Underwater World, renkli deniz altı yaşamı meraklılarının ilgisini çekecektir. Dünyanın bu en büyük halka açık akvaryumunda (38 Ringit, 22TL; çocuklar 28RM,16TL), leopar köpekbalığı, dinazor balığı, penguenler, mercanlar, vatoz balıkları, deniz kaplumbağaları ve diğer egzotik deniz canlıları görülebilir. Türkiye’de görülemeyecek zenginlikte akvaryumun çıkışında da orta ölçekte bir shop bulunuyor.


The Crocodile Farm (Timsah çiftliği) timsahların nasıl yetiştirildiği öğrenilebilir.


The Snake Sanctuary (Yılan çiftliği), Malezya ve dünyanın farklı yerlerinden çok çeşitli yılan türleri görülebilir.


The Cable Car Ride (teleferik), yağmur ormanları arasında, 42 derecelik eğimle dünyanın en dik teleferik gezisini sunuyor. Langkawi Adaları’nın çarpıcı panoramik manzarasına şahit olmak için ideal. Teleferik, Mount Mat Chinchang üzerinde L şeklinde bir rota izleyerek Oriental Village’da bitiyor. Burası, başkent Kuah şehrine arabayla 30 dakika uzaklıkta yer alıyor.


Oriental Village, 50’den fazla mağazasıyla, turistik el sanatları ve hediyelik eşyaların alınabileceği bir köy olarak tasarlanmış. Aynı zamanda Malay mufağının seçkin lezzetleri de burada tadılabilir.


Langkawi Sky Bridge, Mat Chinchang Dağı’nın, deniz seviyesinden 700m yüksekliğinde bir sırta kurulmuş. Langkawi Cable Car vasıtasıyla ulaşılabilen Andaman Denizi’ne doğru inanılmaz manzara sunan köprünün 125 metrelik bölümü yaya yürünebiliyor.


Pregnant Lady Lake, Tasik Dayang Bunting olarak bilinir ve Kuah şehrinin güneyinde yer alıyor. Tepeler arasında yer alan bu muhteşem derin göl, Pulau Dayang Bunting tepeleri arasında yer alıyor. Yerel efsaneye göre, gölün suyu şifalı; çocuğu olamayan kızların bu suda yüzdüğünde çocuk sahibi olabileceklerine inanılıyor.


Langkawi Alışveriş


Langkawi bir duty-free alışveriş cenneti. Adada çok sayıda el sanatları ürünleri satan mağazalar bulunuyor. Bir tür kumaş boyama sanatı olan batik, ahşap el oyması ürünleri, seramik ürünleri, inci alınabilir.


Langkawi alışveriş merkezlerinin çoğunluğu, başkent Kuah yakınlarında yer alıyor. Jetty Point Shopping Complex ve The Saga Shopping Centre kozmetik, saat, giyim, aksesuar, sigara, likör ve daha fazlası için uygun bir alışveriş merkezleri.


Langkawi Gece Hayatı


Gündüz için sunduğu seçeneklere kıyasla Langkawi gece hayatı çok hareketli sayılmaz. Bistrolar, publar, bar, kafe, restoran ve gece kulüpleri Pantai Cenang, Pantai Tengah ve Pantai Kok çevresine deniz kıyısında sıralanmış olduğundan, keyifli geçen günün ardından romantik ve sakin bir akşam geçirme fırsatı sunuyor. Bazılarında canlı müzik sunumları yapılıyor.


The Oriental Village ve Telaga Harbour Park ise diğer popüler gece hayatının bulunabileceği yerler arasında yer alıyor.


Langkawi Konaklama


Langkawi’de temiz, ucuz otellerden, ödüllü 5 yıldızlı tatil köylerine kadar, her türlü zevke ve bütçeye uygun konaklama fırsatları sunuyor. Langkawi turu için erken rezervasyon otelleri ayarlanarak konaklama maliyetlerini azaltabilir.


Sheraton Langkawi Beach ResortPantai Cenang bölgesinde lüks konaklama düşünenler Casa Del Mar, Meritus Pelangi Beach Resort & Spa otellerini tercih edebilirler. Pantai Kok bölgesinde ise Sheraton Langkawi Beach Resort, Tanjung Sanctuary Langkawi veya Berjaya Langkawi Resort tavsiye edilir.


Cenang Beach bölgesinde sırt çantalılar için uygun dorm oda yatak fiyatları 5$’dan başlıyor. Oda fiyatları ise 10$ civarında. Gecko Guest House, Shirin Guesthouse ve Melati Tanjung Motel tercih edilebilir.


Langkawi Hava Durumu


Ekvator çizgisine yakın olan Langkawi’de tropikal iklim bulunuyor. Kuru sezon ve yağışlı sezon olmak üzere 2 mevsim egemen. Hava sıcaklığı en yüksek 33, en düşük ise 24 derece arasında seyrediyor.


Nisan-Ekim arası ise yağışlı sezon, sıcaklık 30 dereceler civarında seyreder. En çok yağış ise Ağustos ve Eylül arası görülüyor. Bu dönem hava sıcaklığı 24 derece civarında seyrediyor. Kasım-Mart ayları arasında takımadalar boyunca serin esinti var.


Langkawi her mevsim tatil yapmaya elverişli bir iklime sahip, ancak tatil için en uygun zaman Kasım-Haziran ayları arası.


Langkawi’ye Nasıl Gidilir


Andaman Denizi’nin muhteşem güzelliklerinden birisi olan Langkawi Adası’na feribotla Georgetown, Kuala Perlis, Kuala Kedah ve Satun (Tayland) yoluyla ulaşılabiliyor. Ben Satun üzerinden Langkawi’ye geçtim.


Kuala Kedah ve Kuala Perlis ile Langkawi arasında ekspres feribot (25 Ringit, 15TL) çalışıyor. Kuala Kedah- Langkawi arası feribot ile 1 saat 15 dakika, Kuala Perlis’ten ise 45’dakika sürüyor.


Georgetown, Kuala Lumpur ve Singapur vasıtasıyla gelecekler havayolunu kullanabilir. Malaysia Airlines, Kuala Lumpur-Langkawi arası her gün, Air Asia ise haftada 5 gün uçuyor.


Kuala Lumpur’dan karayolu ile Langkawi’ye ulaşılabilir. Havalimanında araba kiralayıp ada kolaylıkla gezilebilir. Malezya mükemmel karayoluna ve kurallara uyan sürücülere sahip. Trafik soldan akıyor.

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Tarih Kitaplarında Yer Etmiş Ünlüler

Giovanni Giacomo Casanova Seingalt


İtalyan maceracısı. 1725’de Venedik’te (İtalya) doğdu, 1798’de Dux’da (Bohemya) öldü. Fransa’da ilk defa herkesin katılabileceği bir piyango tertipledi.


Kadınların gönlünü kolaylıkla çelebilen, güzel konuşmayı çok iyi beceren bu zarif görünüşlü İtalyan maceracısının ünü, Avrupa’da birçok esere konu olmuş Don Juan’ın ünü kadar yaygındır. Hatta adı şarkılara bile geçmiştir. Ama çevirdiği entrikalar ve yaptığı kabalıklar yüzünden çok kere hapse giren fakat her defasında kaçarak kurtulan Casanova hayatı boyunca tutuklanma korkusuyla ülke ülke dolaşmak zorunda kalmıştı. Bir süre Fransa’ya yerleşen maceraperest, 1758’de Paris’te, yetmiş dört yıl hiç aksamadan işleyen ve herkesin katılabileceği bir piyango düzenini kurmuştur. Cosanova, Fransa’da sürgünde bulunduğu sırada anılarını, Venedik zindanlarında geçirdiği sıkıntılı ve korkunç günleri anlatan. Fransızca olarak kaleme aldığı eserlerini yayımladı. Casanova, çağının en büyük büyücülerinden biri olarak da ün yapmıştı.


Genç Osman


Osman II, Genç Osman denir. Osmanlı padişahı. 1604’te İstanbul’da doğdu, 1622’de Yedikule’de (İstanbul) boğulmak suretiyle öldürüldü.


İleri görüşlü, sanatkâr ruhlu bir hükümdardı. Akıl hastası olan amcası I. Mustafa’nın yerine hükümdar olan II, Osman, tahta çıktığı sırada henüz 14 yaşındaydı. Bu nedenle kendisine «Genç Osman» lâkabı takılmıştır. Padişahlığının ilk günlerinde İran’a savaş açılmış, ama bu savaş iki tarafa da fayda sağlamayıp barışla sonuçlanmıştı Bundan sonra tarihimizde «Hotin seferi» diye bilinen Lehistan seferine çıktı. Genç ve tecrübesiz hükümdarın amacı, kendini göstermek ve bu arada Baltık Denizine ulaşmaktı. Ama bu savaş da Yeniçerilerin itaatsizliği yüzünden Osmanlılara pek bir şey kazandırmadı. Dönüşte Genç Osman Yeniçeri Ocağının iyice yozlaştığını fark etmiş ve Mısır’dan asker toplayıp bu teşkilâtı ortadan kaldırmak istemişti. Yeniçeriler II. Osman’ın bu niyetini öğrenince Topkapı sarayını basmışlar ve padişahı Yedikule zindanlarına götürüp orada boğmuşlardır.


George Bryan Brummel


Ünlü İngiliz moda meraklısı, 1778’de Londra’da doğdu, 1840’da Caen’da (Fransa) öldü. «Dandi’cilik» denilen ve giyim kuşamda aşın şıklığa kaçan bir modanın öncüsüdür.


1815 e doğru İngiliz delikanlıları, sıkı kuralları olan, aşırı bir şıklık merakına kendilerini kaptırdılar. Bunlara «dandy» -züppe- adı verildi. «Dandy» lerin en ünlüsü olan Brummel, bu modaya önayak olarak Dandi’ciliğin yüksek sosyetede yayılmasını sağ-ladı Dandi’ciliği benimseyen gençlerin aşırı özen ve zariflikleri, kıyafetlerinin en küçük ayrıntılarında bile göze çarpıyordu: Özel kol düğmeleri, şatafatlı ve ender bulunan kumaşlardan yapılan elbise astarları… Brummel «İyi giyinmiş olmanın şartı dikkati çekmemektir.» derdi. Dandiler giyinişlerine ne kadar önem veriyorlarsa tavırlarındaki inceliğe de o derece dikkat ediyorlardı Brummel’in bu modaya ayak uydurabilmek için yaptığı olağanüstü masraflar sonucunda malî durumu çok sarsıldı. Alacaklılarından kurtulmak için 1816’da Fransa’ya kaçan dandiler sultanı sefalet içinde öldü.


 

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Tarihin Seyrini Değiştiren Hükümdarların Hayatları “İstanbul Fatihi”

Kuohtemok


Son Aztek imparatoru. 1497’ye doğru Mexico’da doğdu, 1525’te Tabasco’da (Meksika) öldü. İmparatorluğunu kurtarmak için korkusuzca savaştı.


Yüce Rahip Kuohtemok, amcası İmparator Kuitlahuak 1520’de ölünce, Aztek imparatorluğunun başına geçti. Yeni hükümdar, İspanyol konkistadoru Hernan Cortes’in adamlarıyla uzun süre yiğitçe savaştı, ama sonunda onların eline düştü. İspanyollar onu hapsettiler ve hâzinenin yerini öğrenebilmek için kendisini korların üzerine yatırdılar. Fakat Kuohtemok bu korkunç işkenceye katlandı. Bakanlarından biri daha aynı işkenceye maruz bırakılmıştı, ama o dayanamayıp imparatoruna yalvararak, hâzinenin yerini söylemek için kendisinden izin istemişti. Bunun üzerine Kuohtemok: “Ben sanki güller üstünde mİ yatıyorum?” Karşılığını vermişti. Hükümdar bu cesareti sâyesinde o an için ölümden kurtuldu ve yeniden tahta çıktı. Fakat kısa bir süre sonra İspanyollar, kendisini- İspanya’ya ihanetle suçlayarak idam ettiler.


Fatih Sultan Mehmet


  1. Mehmet veya Fatih Sultan Mehmet. Yedinci OsmanlI padişahı, 1430’da Edirne’de doğdu, 1481’de İstanbul’da öldü.

İstanbul’u alarak Ortaçağ’ı sona erdirip Yeniçağ’ı açtı; iki imparatorluk, on dört devlet, iki yüz şehir fethetti. II. Mehmet iki defa tahta çıktı. Birincisinde on iki yaşındaydı ve babası sağdı. Haçlılar tehlikesi belirince, yerini babasına bıraktı. Babasının 1451’de ölümü üzerine ikinci defa tahta çıktı. İyi eğitim görmüştü, birkaç dil bilirdi. Karamanoğlu isyanını bastırdıktan sonra İstanbul’u almak için hazırlıklara başladı, bu arada Rumelihisarı’nı yaptırdı. Edirne’de, benzeri olmayan büyüklükte toplar döktürdü. 6-Nisan 1453 günü saldırıya geçti. Kuşatılan İstanbul büyük bir direniş gösteriyordu. II. Mehmet, kızaklar döşeterek, gemilerini karadan Haiiç’e indirdi. Elli üç gün süren bir kuşatmadan sonra 29 Mayıs 1453 günü İstanbul’a girerek Doğu Roma imparatorluğu’na son verdi. II. Mehmet’e «Fatih» unvanını kazandıran bu olay, Yeniçağ’ın başlangıcı oldu. Fatih’le birlikte Osmanlı devleti büyük bir imparatorluk hâline geldi.


Yavuz Sultan Selim


Yavuz Sultan Selim veya I. Selim. Dokuzuncu Osmanlı Padişahı, 1467’de Amasya’da doğdu, 1520’de Çorlu’da öldü.


Tarihin büyük cihangirlerinden, Dokuz yıllık saltanatı sırasında İran’dan Mısır’a kadar uzanan yerleri fethetti. Şehzade Selim, büyük kardeşlerini ortadan kaldırıp babası II. Bayezlt’i de zorla tahttan indirdikten sonra padişah oldu, ilk iş olarak ülkesindeki mezhep kavgasını önlemeye girişti ve bu arada İran hükümdarı Şah İsmail’in taraftarı kırk bin şiîyi öldürttü. Şiîliği yayan Şah İsmail’in ordusunu 1514’te Çaldıran’da yendi. Tebriz’i dönüşünde Diyarbakır, Van ve Bitlis’i aldı. Dulkadıroğlu devletini ortadan kaldırdı. 1516’da Mısır Kölemen Sultanının üzerine yürüdü. Mısır ordusunu Mercidabık’ta ve Gazze’de yendi. Suriye ve Filistin’i aldı. 1517‘de Mısır’ı ve Hicaz’ı fethederek, halifeliği Osmanoğullarına geçirdi, kendisi de ilk Osmanlı halifesi oldu. İstanbul’a döndükten sonra, yeni bir sefere hazırlanırken şirpençeden öldü, işini bilen ve heybetli olması yüzünden halk arasında «Yavuz» diye anılan I. Selim, bilginleri ve sanatkârları korur, kendisi de şiir yazardı.


 


 

7 Nisan 2016 Perşembe

Bugün ki İstanbul Gezisi Opera Binası Temalı

Atatürk Kültür Merkezi’nin bitişiğinde, ortasında iki sıralı bayrak direklerinin yükseldiği, arka taraftaki otoparka giden kısa geçitte 1950’li yıllara kadar Miramare Apartmanı yükseliyordu. Eski Dışişleri bakanlarından, Adnan Menderes ile birlikte idam edilen Fatin Rüştü Zorlu’nun annesi de bu apartmanda oturmaktaydı.


Bugünlerde, yıkılıp yeniden yapılması yönünde bitip tükenmek bilmeyen tartışmalara konu olan Atatürk Kültür Merkezi ya da eski adıyla Opera Binası ise uzun yıllar süren çalışmanın ardından 1969 yılında hizmete açıldı. Temeli 1949’da s atılan binanın İstanbul’un Fethi’nin 500. yılma yetiştirilmesi planlanıyordu, ancak ekonomik yetersizlikler, Türkiye’nin yaşadığı siyasi çekişmeler derken anca yirmi yılda tamamlanabildi. Atatürk Kültür Merkezi’nin olduğu yerde daha önceleriyse dönemin elektrik idaresine ait binalar ve lojmanlar bulunuyordu. AKM’nin yanındaki yokuştan Gümüşsuyu’na ya da bugünkü adıyla İnönü Caddesi’ne iniliyor. Gümüşsuyu’na inerken de Ayaspaşa semti bulunuyor. Aslında Ayaspaşa ve Gümüşsüyü arasında kesin bir sınır çizmek zor. Belki de ben büemiyorum. Büyük olasılıkla ikisi iç içe geçmiş durumda.


Taksim civarındaki mezarlıkların kaldırılma süreci 1860’larda başlayıp Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar sürdü. Mezarlıklar kaldırılırken Kanuni Sultan Süleyman dönemi sadrazamlarından, ömrü Mohaç’da, Viyana’da, Bağdat’ta, Tebriz’de seferlerde geçen Mehmed Ayaş Paşa’nm, içinde kılıcının da olduğu mezarı bulundu ve o bölgeye “Ayaspaşa” dendi. Arnavut devşirmesi olan Ayaspaşa’ya Taksim, Elmadağ, Galatasaray, Cihangir ve Beyoğlu’nun büyük bir kısmı bahşedilmişti. İçinde havuzu olan büyük bir konakta yaşayan Ayaş Paşa yakalandığı vebadan kurtulamayarak 1566’da ölmüştü. Ölümünden neredeyse dört asır sonra, varisi olduklarını ileri sürenler 1920’li yılların sonlarında dava açtılarsa da, yıllar süren çabalan sonuç vermedi.


Yeri gelmişken, Gümüşsuyu’nun hikayesinden de bahsedelim. Ayaspaşa nasıl Ayazpaşa’ya dönüşüp dile yerleştiyse, “Gömüşsuyu” da zamanla Gümüşsüyü oldu. “Gömüş”ün kelime anlamı “su haznesi”. Osmanlı zamanında “maslaklardan merkeze, yani maksemlere akan su oradan “taksim” edüirdi. Dağıtılan su da yol üzerindeki daha küçük depolarda, “gömüş”lerde depolanırdı. Birazdan göreceğimiz Gümüşsüyü Askeri Hastanesi’nin duvarında da böyle bir su haznesi var ve semtin adı da kışlanın “gömüş”ünden geliyor.


Gümüşsuyu’na doğru inen caddenin üzerine 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başından kalma estetik Art Nouveau apartmanlar bulunuyor. Genellikle de iyi korunmuş dürümdalar. Apartmanların bitiminde de zemin katta İstanbul’un Rejans’tan sonra açılmış ikinci Rus lokantası bulunuyor. Ayaspaşa Rus Lokantası, 1940’lı yıllarda bir Macar göçmeni olan Judith Krischanovski ve Beyaz Rus eşi tarafından işletilmeye başlandı. Rejans’a göre daha sakin ve ucuz olan bu lokanta kısa sürede İstanbul’daki elit kesimin uğrak yeri olmuştu. Yıllar geçip lokanta el değiştirse ve bazı ufak değişimler yaşadıysa da halen eski ortamını büyük ölçüde muhafaza ediyor.


Ayaspaşa Rus Lokantası’nın hemen üst tarafındaysa C. Fischer Lokantası var. Burasının, bir dönemler Asmalımescit ve Galatasaray civarında yer tutmuş seyyah Rudolf Fischer’in, kendi adını taşıyan meşhur Alman lokantasıyla ilgisi şu bakımdan var. 1978’te kapanan Alman lokantasının eski garsonlarından Cemal Ok, Fischer’de edindikleriyle 1983’te bu yeri açmış.


 

2 Nisan 2016 Cumartesi

İstanbul’un Zengin Etniklerinden Bir Derleme ve Balık Pazarı’nda Tarihi Tur

Konsolosluk binasından sağa doğru döneceğiz. Ancak sol tarafta, Tarlabaşı’na doğru inen Hamalbaşı Caddesi üzerinde ilginç bir yapı var. Burası, Katolik Rum cemaatinin kutsal üçlü anlamına gelen küi-sesi Ayias Trias. Kilise 19. yüzyılın ikinci yansında banker Corpi’nin bağışladığı arazi üzerine yapıldı. Küise bünyesinde Odigitria adlı bir de okul vardı. Yüzyıllar boyunca etkinlik gösteren Katolik misyonerler Doğu’da yaşayan farklı inançlardaki toplumları Katolik yapmayı başanyorlardı. Misyonerler, Anadolu’da en çok Ermenüer arasında başarılı olmuşlardı. Rumlar’m Katolik olmasının hikayesi daha farklı: 13. yüzyıldan başlayarak Ege Adaları’na, özellikle de Sakız’a yerleşen Cenova ve Venedikli tüccarlar adalarda kuşaklar boyu kalmışlardı. Bu süre içerisinde de adaların yerel halkı olan Rumlar üe evilik-ler yapmışlar ve Rumlaşmışlardı. Sonuç olarak kuşaklar boyu İtalyan adı taşıyan ancak ana dil olarak Frankiotiki’yi* benimseyen Katolik bir halk doğdu. Bu halk, ashnda ne Rum ne de İtalyan’dı. AvrupalIlar tarafından Levanten veya Frenk, Osmanlılar tarafından ise Adalılar diye adlandırılan bu, grubun üyelerinin büyük bir kısmı 15. yüzyıldan sonra İstanbul’a göçtü. İşte bu cemaatin İstanbul’daki Rumlarla da kaynaşmasıyla oluşan Katolik Rum cemaati ilk olarak İstanbul’da ortaya çıktı. Cemaatin oluşumu 1850’lerde Ioannis Marangos adlı bir papazla başlar. Katolik Rumlar, Bizans’tan gelen ayin usulünü uygulapıaya devam ettiler.


İnanç, ibadet ve kutsal günlerde Ortodokslardan bir farklın bulunmamaktaydı. Ancak dini hiyerarşide en üst kişi olarak patrikliklerini değil, Papa’yı tanımakta, ayin sonunda da onun adını anmaktaydılar. Evlilik süreçleri de Ortodokslarla aynı olmakla birlikte yalnızca onlardan farklı olarak Katolik geleneğinin etkisiyle boşanamamak-taydılar. Zaten sayıca az olan Katolik Rum cemaati Rum Ortodokslarla birlikte azaldı ve 1971 yılında kilise Hakkari’den gelen Katolik Kel-dani cemaatine devredildi.


Balık Pazarı


Sol cephede, Balık Pazarı’na (Sahne Sokak’a) geçişi sağlayan iki pasaj var. Bunlardan bir tanesi bir zamanlar önce kunduracıları, sonra da meyhaneleriyle ünlü olan Krepen (Crespin) Pasajı. Kre-pen Ailesi’nin yaptırdığı pasajın adı cumhuriyetin ilk yıllarında Krizantem Pasajı olarak değiştirildi. Krepen Pasajı günümüzde tamamen farklı bir görünümde Aslıhan Pasajı olarak çoğunlukla sahafları barındırıyor. Hemen yanındaki Avrupa Pasajı ise orijinalliğini koruyor. Pasajın adı Avrupa olsa da, içindeki dükkanların aralarında yer alan aynalardan dolayı Aynalı Pasaj olarak büiniyor. Pasaj, Büyük Beyoğlu Yangım’ndan sonra inşa edüdi. Yangından önce pasajın bulunduğu yerde büyük bir çiçek bahçesi (Jardin des Fleurs) vardı. OsmanlIda ilk sirk gösterisi Louis Soullier tarafından 1856’da bu alanda düzenlenmişti. Daha sonraları Jardin des Fleurs’ün bir bölümünde Bay Bouin’in Hotel Restaurant des Palais des Fleurs’ü hizmete girdi. Biraz sonra göreceğimiz Naum Tiyatrosu’yla beraber bu alan kısa sürede Pera’da tiyatro, gösteri ve konserlerin yapıldığı merkez haline geldi. Beyoğlu yangını tüm binaları yok edince İngüiz tüccar Bay Scribe AvusturyalI mimar Pulcher’e Avrupa Pasajı’m yaptırdı. Açıldığı günlerde sade vatandaşlara hizmet veren pasajda kuaförler, ayakkabıcılar, Jambacılar, ibrişimciler, terzüer ve iplikçiler bulunuyordu. Bir de çiçekçi Sabuncakis’in bir şubesi…


Pasajdan geçerek kalabalık restoranların, meyhanelerin, taze su ürünleri ve balıklarıyla balıkçıların, rengarenk manavların yer aldığı Balık Pazarı’na çıktık. Burası, İstanbul’da -her ne kadar eski günlerdeki kadar zengin olmasa da- birçok balık çeşidini bir arada bulabileceğiniz ender yerlerdendir. İstanbul yüzyıllar boyunca sürekli artan nüfusu ve tarım alanlarının kısıtlı olması dolayısıyla sürekli tüketen bir “gırtlak kent” konumundaydı. Şehrin gereksinim duyduğu et, yağ, tarım ürünleri, meyve ve sebzenin tamamına yakını Anadolu ve Rumeli’den geliyordu. Ancak, balık söz konusu olduğunda İstanbul’un sıkıntı çektiği söylenemez. Adeta her tarafı denizle çevrili şehirde yerleşimin başladığından bu yana balık avlanıyor ve tüketiliyordu.'”


MS 3. yüzyılda Roma İmparatoru Caracalla zamanında Byzanti-on’da (İstanbul) bastırılan paraların üzerinde iki palamut balığı ile aralarmda bir yunusun olduğu kabartma vardır. Tarihçi Strabon da akıntının Khalkedon’dan (Kadıköy) Byzantion’a sürüklediği palamutların Haliç’te elle büe yakalandığını yazar. Hatta bir görüşe göre Haliç’e giren palamut sürülerinin güneş altında parıldayan görüntüsü, buraya “Altın Boynuz” denmesine sebep olmuştur. Deniz, ırmak veya göl kenannda kurulmuş kentlerin hepsi İstanbul kadar şanslı değildir.


domuz eti satıldığı için gayrimüslimler ve yabancılar tarafından rağbet görür. İstanbul’un zengin semtlerindeki aynı adı taşıyan şarküterilerle ilgisi olmayan bu mekanı uzun yıllar Bulgar bir aile işletmiş.


Balık pazarının her daim hareketli ortamı arasından yürüyerek tezgahların arasına gizlenmişçesine duran büyük kapıdan Beyoğlu Surp Yerrortutyun (Üç Horan) Kilisesi’ne girelim.


Üç Horan Gregoryen Ermeni Kilisesi, herhangi bir mimari özelliği bulunmasa da merkezi konumu dolayısıyla Gregoryen Ermeni-lerin başlıca ibadet yerlerinden biri. İstanbul’da 16. yüzyıl başlarından itibaren Galata ve Pera civarında Ermenilerin bulunduğu biliniyor. Zaman içinde İstanbul Ermenileri kalabalık bir cemaat oluşturarak çeşitli işkollarında -özellikle de el sanatlarında- başarılı oldular. 1807 tarihinde yaptırılan ahşap kilise üç yıl sonra yanınca 1838 yılında Garabet Balyan tarafından bugünkü bina yapıldı. Bahçesinde 17. yüzyılda yaşayan (ölümü 1680) patrik Surp Agop’un (asü adıyla Agop Katogikos) mezarı bulunuyor.


Yüzyıllar boyunca Pangaltı’daki Ermeni Mezarlığı’nda yatan Agop’un cenazesi 1939’daki istimlakler sırasında kilisenin bahçesine alındı. Üç Horan Küisesi’nde düzenlenen düğün ve cenaze törenleri oldukça gösterişli oluyor. Bir de Noel ayinleri… Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlar 24 Aralık’ı İsarnm doğum, 6 Ocak’ı ise vaftiz günü olarak kutlarlar. Gregoryen Ermeniler ise 6 Ocak’ı hem doğum hem de vaftiz günü olarak kutlamakta. Noel ve buna benzer özel günlerde kiliselerde çok sesli müzik çalınır. Kilisenin karma korosu da 1926’da Nerses Hüdaverdiyan tarafından kurulmuştur. Kimilerine göre Ermenilerin müziğe yatkın olmasının altında küçüklükten itibaren kilise müzikleri dinlemelerinin, korolarda okumalarının etkisi büyüktür.


İstanbul Şehir Operası, 1960’ta Aydın Gün tarafından kurulduğunda koronun, hatta orkestranın yüzde 70-80’ini Ermeni sanatçılar oluşturuyordu. Ermeni asıllı müzisyenler Türkiye’de her zaman başarılı olmuştur. Asırlık Zildjian Ailesi, el yapımı zilleriyle bir dünya markası olmuşlardır. Onno ve Arto Tunç (Tünçboyacıyan) kardeşler, Norayr Demirci ve Garo Mafyan ise günümüze en yakın birkaç örnek…


 

1 Nisan 2016 Cuma

İstanbul’un Hayalini Kuran Liszt’in Hedefine Ulaşması

Franz Liszt, 1847 Haziranı’nda İstanbul’a geldiğinde yıllar süren hayali de gerçekleşmişti. Aslında Liszt on yıl boyunca İstanbul’a gelmek istemiş ancak Osmanlı İmparatorluğu izin vermemişti. Yıllarca Avrupa’yı ve Rusya’yı gezdikten sonra İstanbul’a gelerek Sultan Abdülmecid’in huzuruna çıktı. Abdülmecid, Liszt’i dinleme konusunda o kadar heyecanlı ve istekliydi ki ünlü piyanist gemiden iner inmez doğruca saraya götürüldü.


Aynı şekilde Liszt de İstanbul’da, Osmanlı sultanını huzuruna çıkmanın önemini anlamış olmalı ki ünlü piyano yapımcısı Sebastian Erard’m kendisi için özel olarak yaptığı piyanoyu da Paris’ten beraberinde getirdi. İstanbul’da verdiği konserler, Liszt’in verdiği en son ve en önemli konserlerdi. İkisi padişahın huzurunda, birisi Rus Elçiliği’nde, birisi başka bir elçilik binasında ve birisi de yanıp kül olan ve artık kimsenin tam olarak nerede olduğunu bilmediği Francini’nin Büyükdere’deki villasında olmak üzere beş konser verdi.


Sarayda çaldıklarının büyük bir kısmı, Abdülmecid’in İtalyan operasına olan tutkusundan olsa gerek İtalyan operasından derlenen parafalardı. Dönemin gazeteleri, sanata düşkün Sultan Abdülmecid’in, bu önemli besteciyi “büyük ilgi, hayret ve hayranlıkla dinlemiş olduğunu” yazar. Bu hayranlığın neticesinde sultan kendisini iftihar nişanı ve 12.500 kuruş değerinde, üzeri kıymeti taşlarla süslü bir kutuyla ödüllendirdi.


Liszt’in kaldığı odada az kalsın “Kamelyalı Kadın” da kalacaktı. Şimdi Kamelyalı Kadın neresi, İstanbul neresi? İşte öyküsü: O zaman 35 yaşındaki Liszt, Paris’te Marie Duplessis diye bilinen, asıl ismi Alphonsine Plessis olan bir kadına âşık oluyor. Marie her şeyini bırakıp Liszt ile yaşamak üzere Almanya’ya gitmeye karar veriyor, fakat o sıralar efsane ve hayal şehri İstanbul’a gitme hazırlıklarında olan Liszt Marie’yi de götürmeyi öneriyor ve kabul ettiriyor. İstanbul’a varmak üzere Budapeşte’de buluşmak için sabırsızlandıkları sırada bir kış günü Marie, Paris’te yaşamını yitiriyor ve Budapeşte’ye gelemiyor.


Söz konusu Alphonsine Plessis veya Marie Duplessis daha sonra 1852’lerde Alexandre Dumas Fils’in La Dame aux Camelias (Kamelyalı Kadın) yapıtının monden hanımı oluyor. 1936’da George Cukor yönetiminde Hollywood’da beyaz perdeye uyarlanan roman, Greta Garbo ve Robert Taylor’un oyunculuklarıyla popülerleşiyor. Daha sonra piyes haline getiriliyor ve Verdi’nin La Traviata operasında Marguerita Gaultier oluyor. Makus talih ne yazık ki Kamelyalı Kadın veya Verdi’nin koyduğu isimle La Traviata ile dönemin en büyük romantik müzisyeninin İstanbul’da bir araya gelmesine engel oluyor.


İstanbul’da otuz beş gün kaldıktan sonra ülkesine dönen Liszt, Sebastian Erard’a yazdığı mektupta Rus Elçiliği’nden gördüğü Boğaziçi manzarasının kendisini büyülediğini yazar. Liszt’in Erard marka piyanosunu Baltacı isimli bir Panaryot, nişanlısına hediye etme üzere on altı bin kuruşa satın almıştı.


Commendinger’in ardından binada bir süre Paris Sefiri Nazım Paşa oturdu. Nazım Paşa, 1911 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde St. Petersburg Elçisi Riddle, Romanya’nın Fransa Ortaelçisi A. Lahovary ve Gramont Dükü üe beraber olduğu bir sırada çok ilginç bir şekilde öldü. Dörtlü briç oynarken Nazım Paşa, kupa ası çıkardığı sırada geçirdiği anevrizma sonucu hayata veda etti.


Diplomatı taşıyan araba Chez Maxims’in önünden geçerken ünlü gece kulübünün orkestra şefi maestro Lionel Herpin orkestrayı bir dakika susturdu, ancak daha sonra çubuğunu tekrar eline alarak Harry Fraagson’un dillerden düşmeyen “Tout Paris qui chante et qui s’amuse” adlı şarkısını çaldırmaya başladı. Bugün üzerinde plaka bulunan ev ile Liszt’in bir süre kaldığı ev aynı ev değil. Liszt’in İstanbul’u 1847’deki ziyaretinden iki yıl sonra çıkan yangın sonucu bu sokak tümüyle yandı.


 


 

İtalyan İşçi Derneği Ve Garibaldi

Yürüyüşe kaldığımız yerden devam edelim. Deva Çıkmazı’na sokağa girip ilerleyelim. Deva Çıkmazı adını Vasil Anastasiadis’in bir zamanlar bu sokakta bulunan eczanesinden alıyor. Sokağın sonuna doğru hafifçe dalgalanan bir İtalyan bayrağıyla karşılaşıyoruz. Ve bayrağın hemen yanında da bir tabela: İtalyan İşçileri Dayanışma Demeği (Societa Operaia Italiana). İtalyan işçileriyle İstanbul’un ne alakası olabilir ki? İşte öyküsü:


  1. yüzyılın ikinci yansında İtalya’da baş gösteren ekonomik kriz ve işsizlik sonucu binlerce İtalyan, Doğu Akdeniz’in liman kentlerine göç edip çalışmaya başlar. Bu kentlerde şanslannı deneyenler arasında önemli bir grup da inşaat işçi ve ustalandır. İşte bu koşullarda, 1863’te İstanbul’da İtalyan İşçileri Dayanışma Demeği kuruluyor. İtalyanca’sı, La Societa Operia Italiana di Muttuo Soccorsa (kısaca Operaia Italiana) olan demek, işçilerin ortak sorunlanna çözüm bulmak amacı ile oluşturuluyor. Societa denince, akla az önce bahsettiğimiz Giuseppe Garibaldi’nin gelmemesi mümkün mü?

Ünlü İtalyan generali ve vatansever Garibaldi’nin 1862’de Roma’daki yenilgisinin ardından İstanbul’a gelip Linardi Sokak’taki Madam Mancardi’nin pansiyonunda kaldığından söz etmiştik. Garibaldi’nin İstanbul günleri oldukça hareketli geçer. Beraberinde Napolili ve Kırmızı Gömleklilerden oluşan bir grupla İstanbul’a gelen Garibaldi, Societa’nm başkanlığına seçüen ilk kişi olur. 1862 yılındaki doğum gününü Galatasaray’da o dönemin ünlü Naum Tiyatrosu’nda kutlar. Garibaldi’nin talimatıyla Societa, aynı yü Prusya’ya karşı savaşan İtalyan ordusuna 10 bin Frank ve 45 gönüllü gönderir. Tüm bu yaşananların üzerine az önce kilisenin yanında gördüğümüz Garibaldi Restoran adının da tesadüf olmadığı sonucunu çıkarabiliriz…


İtalyan İşçi Birliği’nin tam karşısındaki bina Pinto-Fresko Pasajı, bugünkü halinden çok daha farklı olarak pasaj bir zamanlar İstiklal Caddesi ve Tepebaşı arasmda bir geçit görevi görüyordu. Binanın yerinde bulunan ahşap konağın ilk sahibi Bahriye nazırlarından birisinin bankeri olan Fresko idi. Fresko, konağını Pinto Ailesi’ne sattı. Pintolar ahşap konağı yıktırıp yerine iki caddeyi birleştiren bir apartman yaptırınca binanın adı da Pinto-Fresko Pasajı olarak kaldı. Neo-klasik üslup özellikle binanın Meşrutiyet Caddesi’ne bakan tarafında ve günümüze kadar ulaşan bina içindeki tavan süslemelerinde kendisini gösterir. Giriş kapışırım yanındaki mermere Rumca olarak işlenmiş Kafe Zivopolion yazısı halen durmaktadır.suRjye pxs\)i kyNKU  pxsxjl


Süriye Pasajı Aynalı Şark Pasajı Markız


Tünere doğru yürüyüşümüze devam ediyoruz. Hollanda Elçili Abud Aüesi’ne ait olan bu devasa apartman 1908’de Rum mimar Vasiliadis tarafmdan yapıldı. Kandilli’de de kendi isimlerini taşıyan bir yalıları olan Suriye’den gelme Mehmed ve Ahmed Abud kardeşler ticaret yaparak zengin olmuşlardı. Küçüksu ile Kandilli arasında, bugün de varolan ve Abud Efendi Yalısı diye bilinen yalıları vardır. Abud Kardeşler’in, 1896’da bir et kıtlığı zamanında dört vapur dolusu hayvanı İstanbul’a getirip ucuza satarak karaborsacılara darbe vurdukları anlatılır. Abud Kardeşler, dürüstlüklerinden dolayı hem halk hem de devlet ricali tarafından pek seviliyordu. Kendileri hakkında anlatılan bir hikaye de şöyle: Mehmed Abud Efendi, Meşrutiyet ilan edümeden önce Bosna ile iyi ilişküer kurarak Bosnalı tüccarlara kredi açmıştı. Ancak, aynı yıllarda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna’yı işgal edince Abud Efendi’nin borçlan orada kalmıştı. Aradan yıllar geçti ve bir gün Abud Efendi, Mercan’daki ticarethanelerine çok sayıda Boşnak geldiği haberini aldı. Bir de gidip baktığında omuzlarında heybeleriyle kırk-elli Boşnak’la karşılaştı. Boşnak-lar, heybelerini boşalttıklarında ortaya, ölen Boşnakların ödenmesini vasiyet ettiği yüz binlerce altın çıktı.


Bir girişi de Gönül Sokak’tan olan pasajın içinde geçmişte olduğu gibi bugün de ağırlıklı olarak kürkçüler ve deritiler bulunuyor. Mezeleriyle ünlü meyhane Çatı da bu pasajda. Tüm bunların dışmda pasajın esküerinden birisi de Apoyevmatini Gazetesi. Yüzyılın başında İstanbul’da çok sayıda Rumca gazete ve dergi yayımlanıyordu. Bunlardan geriye sadece “akşamlık” anlamına gelen Apoyevmatini kaldı. Gazete 1925 yüında Ligor Yaveridis tarafından kuruldu ve o günden bugüne yayımlanıyor. Bir zamanlar binleri bulan tirajı bugün sadece dört yüz. Pasaja Türkiye’nin en uzun ömürlü Fransızca gazetesi olan İstanbul (Stamboul) da vardı. 1875’ten 1965’e kadar haftada altı gün kesintisiz yayımlanan gazete, Fransızca olmasına rağmen ilk çıktığı yıllarda İngüiz yanlısıydı. Sonradan, Fransız çıkarlarım sa-‘ vunmaya başladı. Tahta sıralı Cine Centrale (Santral Sineması), Balt-:     hasard Şapka Mağazası, Haciras Birahanesi, Sokrat Boyahane ve Temizleme Evi, Terzi Şakir, Peysiz Şapka Evi ve Valery Kitabevi de yine p bu pasajdaydı.Eski adı Timoni olan Gönül Sokak’ın sonundaki Nil Pasajı bu sokağı Aşmalı Mescid Sokağı’na bağlıyordu. Adını bir dönem Nil isimli bir lokantanın burada olmasından alan pasaja 1950 yılında bir kat daha eklendi. Beş yıl sonra da Turing Kurumu ve Macar lokantası Çardaş buraya taşındı. 1950’li yılların İstanbulunda İstanbullulara çigan müziği eşliğinde gulaş ve fırında kaz yeme lüksünü sunan Çardaş, 1960’larda yok oldu gitti. Gönül Sokak’ı geçer geçmez Aynalı Şark Pasajı’na (Passage Orientale) varıyoruz. Uzun süren sessizliğin ardından Aynalı Şark Pasajı yenilenerek geçtiğimiz yıl tekrar açıldı. 19. yüzyılda pasaj, kitapçı Köhler Kardeşler, Mandus Matbaası, kuaför Kristich, terzi Mulieri ve Regis, iplikçi Kalagas ve St. Peters-burg Cafe-Restaurant’a ev sahipliği yapıyordu. Zaman içinde tüm bu mağazalar yok oldu. En son da Markiz Pastanesi…


Markiz’in bulunduğu yerde yüzyılın başlarında, buradan taşınma hikayesinden bahsettiğimiz Lebon vardı. Lebon karşı tarafa taşınınca 1942 yılında bu yeri Avedis Ohanyan Çakır işletmeye başladı. Çakır, Fransa’dan getirdiği Meunier adı verilen çikolata fırınıyla Marquise de Sevigne çikolatalarının kalitesine ulaşmak ve tanıtmak için pastanesine Markiz admı vermişti. “Markiz”, Ortaçağ Avrupa’sında kont ile dük arasında yer alan soylu “marqui”nin eşi anlamında kullanılan Fransızca “marquise” kelimesinden geliyordu. Markiz’in yazısının üzerindeki kraliçe tacı da bu anlatımı doğrular nitelikte…


Markiz’in kendine has bir havası vardı. Duvarlarını Fransız sanatçı J.A. Amoux imzalı ilkbahar (Le printemps) ve sonbahar (L’automne) isimli Art Nouveau fayans panolar süslüyordu. Bu panoları halen görmek mümkün. Kış (L’hiver) panosu ise Paris’ten İstanbul’a gelirken yolda kırılmış. Muhtemelen yaz (L’ete) mevsimini betimleyen pano da zaman içinde aynı kaderi paylaşmış. Bugün bu panoların bir benzeri Kalamış’taki Villa Mon Plaisir Yalısı’nda bulunuyor. Fayans panoların dışmda Mazhar Resmor Beyin yaptığı vitraylar iki savaş arası dönemin Art Deco tarzının İstanbul’daki son örneklerinden. Ayrıca, Leuminier imzalı fınnı, dekoratör İbrahim Sarfiyef in yaptığı camlı pasta vitrinleri üe lambriler, Ermeni usta Cezerliyan’ın yaptığı kar tonpiyer süsleriyle Markiz Pastanesi dönemin sanat ve edebiyat çevresini kendisine çekmeyi başarmıştı. Markiz, İstanbul’daki entelektüel kesimin buluşma noktasıydı. Ünlü edebiyatçılar, şairler, sanatçılar ve fikir adamları Markiz’in ünlenmesinde büyük rol oynadı. Namık Kemal’den Ziya Paşa’ya Orhan Veli Kanık’tan Haldun Taner’e birçok ünlü isim adeta Markiz’le özdeşleşmişti. Uzun edebiyat sohbetleri, güncel konular ve siyasi tartışmalar Markiz’in kendine has havası içerisinde yapılırdı. Ümit Yaşar Oğuzcan, platonik aşkı Ayten’e Markiz’de yazmış…


Önce 6-7 Eylül 1955 olayları, ardından da Beyoğlu’nun 1960’lı ve 70’li yılların bozulan yapısı Markiz’in de sonunu getirdi. Markiz müşterilerine son servisini 1965’te yaptı. Bir ara oto tamircisine çevrilmek istendi ancak Haldun Taner’in girişimleriyle koruma altına alındı ve uzun yıllar süren bir yalnızlığa terk edüdi. Yıllar yılı Galatasaray’dan Tünel’e doğru yürüyen hemen her İstanbullu, bir kere de olsa Rus Konsolosluğu binasının karşısındaki tozlu camlara şöyle bir başım dayayıp içerisini seyretmiş, Mösyö Michelle’in, Madam Annette’in ve arkadaşlarının arkalıksız kartondan yapılmış maketlerine bakıp eski günleri yad etmiştir. Eski günler geri geldi ve bir zamanlar Beyoğlu’nun seçkin mekanlarından olan Markiz Pastanesi 2003 yılı sonlarında yeniden açıldı, ancak Beyoğlu’nun değişen ortamına ayak uyduramadığından olsa gerek birkaç yıl içinde tekrar kapandı.


 

27 Mart 2016 Pazar

Fransız Sokağı Turu

On sekizinci yüzyıla gelindiğinde Batıklar, zayıflayan Osmanlı İmparatorluğundan istedikleri ayrıcalıkları tek tek elde ederlerken koca imparatorluğa baş eğmek düşmüştü. Frenkçe “baş eğmek” anlamına gelen “caputile” sözcüğünden ortaya çıkan kapitülasyonlar dilimize böyle-ce girmiş oldu. Kapitülasyonlar tanınan ticari veya siyasi ayrıcalıklardan ibaret değildi. Batılı devletler kendi mahkemelerini de kurma ve kendi vatandaşlarını bu mahkemelerde yargılama hakkını elde etmişlerdi. Meydanın solundaki küçük bina bir dönem Fransa’nın mahkeme olarak kullandığı Palais de Justice. Biraz dikkatli bakıldığında binadaki ilginçlik, daha doğrusu bir hata dikkatimizi çekiyor.


Binanın üst kısmında sırasıyla “kraliyet”, “adalet” ve “güç” anlamına gelen “Loi”, “Justice”, “Force” sözcüklerinden “Loi” ile “Justice” 1831 yangınının ardından yapılan restorasyon esnasında dikkatsizlik sonucu yanlış simgelerle eşleştirilmiş.


Fransız mahkemesinin yanındaysa bir dönem elçilik binası olan, bugünse konsolosluk rezidansı ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nü barındıran Palais de France’ı (Fransız Sarayı) görüyoruz. Saraydan önce bu geniş arazide Osmanlı astronomu Takiyeddin’in rasathanesi bulunuyordu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlılar Fransızlarla oldukça iyi ilişkiler kurmuş ve Fransızlara elçilik açma izni vermişlerdi. İşte Kanuni’nin Fransızlara hediye ettiği bu geniş araziye 1581’de Fransız Sarayı yapıldı. Fransızlar yurtdışında ilk elçiliklerini Osmanlı topraklarında açmışlardı.


Fransız Elçiliği, Venedik balyosu ve Ceneviz podestasını saymazsak aynı zamanda Osmanlı topraklarındaki ilk elçilik binasıydı. İlk Fransız elçisi Jean de la Forest’di. Ancak, Fransız Sarayı 1831 yangınında tamamen yandı. Yangının ardından 1839’da Parisli mimar Pierre Leonard Laurecisque tarafından yeniden inşa edilen bugünkü sarayın giriş kapısı Polonya Sokağı’na alındı. Dönemin birçok binasında olduğu gibi Fransız Sarayı’nda da Malta taşı kullanılmıştı. Çünkü bu malzeme hafifti ve üstelik en önemlisi yangına dayanıklıydı. Günümüzde de içi oldukça iyi korunmuş bina, Fransızların gösterişini ve inceliğini ispat eder. Sarayın yapıldığı dönemin Fransız Kralı Louis Philippe’in adının baş harfleri olan “L” ve “P” inisyalleri binanın bahçeye bakan cephesindeki alınlığında görünüyor. Sarayın duvarlarını goblen tablolar, gravürler, fermanlar, kral ve sultan portreleri, salonlannıysa Aubusser halıları, Sevres vazoları, mermer sütun ve heykelcikler süslüyor.


Fransız sefaretinin Beyoğlu’na yerleşmesinden sonra sırasıyla bütün devletler elçüiklerini bu bölgeye taşıdılar. Yüzyıllar boyunca Beyoğlu, diplomasinin kalbi oldu. Osmanlı’mn sona ermesi ve Cumhuriyet’in ilanıyla yeni başkent olarak Ankara seçildi. Devletler bu güzel bölgeyi bırakıp 1920’lerin Türkiye’sinde bir köy görünümünde olan yeni başkente gitme konusunda çok isteksizdiler. Bu nedenle, bazı Batılı devletler uzun yıllar elçilik binalarını bu bölgede bulundurmaya devam ettiler, ancak daha sonra Beyoğlu’ndaki tüm elçilikler konsolosluğa dönüştü.


Fransız ve İtalyan esintileriyle dolu bu hoş alanı yavaş yavaş geride bırakarak, köşedeki harabe binanın yanındaki sokağa sapıyoruz. Sokağın sonundan sağa dirsek yapar yapmaz sol taraftaki duvarın üzerinde Gül Baha’nın türbesini görüyoruz. Gül Baha’dan ileride bahsedeceğiz. Türbesinden devam ettiğimizde Yeni Çarşı Caddesi’ne çıkıyoruz. Bu caddenin iki tarafı da geçen yüzyıl başından kalma, kısmen korunmuş evlerle dolu. Bu evler, genellikle Pera’da çalışan, orta sınıf Levanten, gayrimüslim ve Musevilere aitti. Cadde ileride, Boğazkesen Caddesi adını alıyor. Boğazkesen Caddesi’nden aşağıya doğru indiğimizde de, adından da anlaşıldığı gibi boğaz kıyısına, Tophane’ye ulaşabiliriz. Ancak dik yokuştan yukarıya doğru çıkıyoruz ve Nuru-ziya Sokağı’nın girişine ulaşıyoruz. Nuruziya’ya sapmaz da karşıdaki araya girersek Fransız Sokağı’na gidebiliriz. Fransız Sokağı’ndaki Neo-klasik binaların tümü hayatının yirmi yılını İstanbul’da geçirerek Karaköy ve Eminönü Rıhtımları’nı da inşa eden Fransız Marius Michel tarafından yapıldı. Çoğunluğu Sakızlı Rumlar olan sokağın sakinleri arasında; yedi kuşak saray mimarı olan Balyan Ailesi’nin Dolma-bahçe Sarayı’nın kartonpiyerlerini yapmaları için İtalya’dan getirttiği Genevesi Ailesi, Fransız portre ressamı ve ağaç oyma süsleme sanatçısı Albert Mille, ressam Matteo da vardı.


Önce, Cezayir olan sokağın adı adeta hakaret edercesine Fransız Sokağı olarak değiştirildi. Sonra da Beyoğlu’nun kimliğine son derece aykırı, gayet yapay bir sözüm ona kültür-sanat-eğlence ortamı yaratıldı.


 


 

25 Mart 2016 Cuma

Yaşanılası Yerler Florya ve Yeşilköy Gezisi

Atatürk Havaalanı’nın biraz ötesindeki Florya, İstanbul’un en sakin semtlerindendir. Çok sayıda müstakil ahşap evin olduğu Yeşilköy de Florya gibi huzuru tercih edenlerin mekânı. Eski ismi Ayastefanos olan semt, o dönem burada yaşayan ve yeşiline hayran kalan Halid Ziya Uşaklıgil’in önerisiyle bugünkü adına kavuşmuş.


Florya


Bazılarına göre Florya adını, burada bir av köşkü yaptıran Kanuni Sultan Süleyman’ın Başdefterdarı İskender Çelebi’nin doğduğu yer olan Arnavutluktaki Florina’dan almış. Bazı kaynaklar ise Yunanca “Florion”dan geldiğini söylüyor. Florya Marmara Denizi kıyısında uzanan güzel bir kumsala sahip. Deniz kıyısında uzanan güzel bir kumsala sahip, deniz kıyısında birinci sınıf bir kahvaltı ya da güzel bir akşam yemeği yemek isteyenlerin popüler mekânı.


Yemyeşil doğası ve pastel rengi ahşap evleri ile Yeşilköy ise lüks kavramının gösterişten uzak ve zarif olabileceğinin de kanıtı. Gürültülü havaalanına yakınlığına rağmen İstanbul’da yaşanacak en güzel yerlerden biri olarak kabul ediliyor.


Deniz Köşkü


Florya, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Atatürk’ün ilgisini çekmiş. Belediye, Atatürk’e armağan edilmek üzere bir köşk yaptırmaya, bunun için de bir proje yarışması açmaya karar vermiş. Yarışmayı kazanan mimar Seyfi Arkan’ın Avrupa Bauhaus etkisiyle yaptığı ve 1935 senesinde açılan köşkte, farklı zamanlarda toplam 42 gün kalmış Atatürk. Aralarında İngiltere Kralı VIII. Edward ve eşi Mrs. Simpson’ın da olduğu bazı üst düzey konukları burada ağırlayan Atatürk’ün ölümünden sonra cumhurbaşkanları İsmet İnönü, Celal Bayar, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürkve Kenan Evren tarafından kullanılmış köşk. Atatürk’ün kaldığı zamanki eşyaları ile bir Atatürk Müzesi’ne (Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri açık) dönüştürülen köşkte daimi bir “Atatürk İstanbul’da” sergisi yer alıyor.


Florya Sosyal Tesisleri


Bu sıradan isme bakıp aldanmayın, gerisinde kafieler, restoranlar, çocuk oyun alanları ve çiçek bahçelerinin yer aldığı harika bir park var. Daha da ötesi, burası misafirlerin ayakkabılarını çıkartarak dolaştığı yarı değerli taşlarla döşenmiş Türkiye’nin ilk Refleksoloji Parkı. Sizi taşıyan ayaklarınıza dinlenme ve masaj şansı verin, taşların üzerinde yürüyün.


Ayastefanos’tan Yeşilköy’e…


Bugünkü Yeşilköy, Bizans döneminde Aya Stefanos olarak adlandırılmış. İlk Hıristiyan şehidi Aziz Stefan’ın kemiklerini taşıyan gemi Roma’ya giderken fırtına nedeniyle burada durmak zorunda kalmış ve küçük balıkçı köyünün adının da belirlenmesine neden olmuş. Haçlıların Latin Ordusu İstanbul’a saldırıyı başlatmak için 1203 senesinde burada karaya çıkmış. Şehrin işgali de bir sene sonra 1204’te gerçekleşmiş.


XIX. yüzyılda tüm köy padişahın hediyesi olarak bir Ermeni aileye, Dadyanlara verilmiş. Kırım Savaşı sırasında burada kalan Fransız askerleri, şehirdeki üç deniz fenerinden birini buraya inşa etmişler. Birçok önemli, tarihi olaya tanıklık etmiş Yeşilköy. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bağımsızlığını ilan eden Bulgarlara yardım için 1876 senesinde Rus ordusu ilçeye girmiş. Sultan II. Abdülhamid barış istemek zorunda kalmış.


Simonoğlu ailesine ait muhteşem bir ahşap konakta imzalanan ve Osmanlı için çok ağır koşullar içeren 1878 Ayastefanos Antlaşması ile yeni Bulgaristan’ın sınırları Tuna Nehri’nden Ege Denizi’ne kadar çizilmiş. Sultan II. Abdülhamid’in Selanik’e sürgüne gönderilme kararı İttihat ve Terakki Cemiyeti Gön Türkler) tarafından 1909 senesinde yine burada alınmış.


93 Harbi (Rumi Takvim’e göre 1293 yılında yapıldığından) olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında batıda Yeşilköy’e kadar ilerleyen Rus ordusu, ölen askerlerinin anısına 1895 senesinde Rus mimarisinin tüm özelliklerini yansıtan, Rus kilisesine ait motiflerle süslü bir anıt yaptırmış.


Yapılma aşamasında Rus ve Osmanlılar arasında büyük çekişmelere neden olan anıt, OsmanlIlar tarafından bir yenilgi simgesi olarak görüldüğü için 14 Kasım 1914’te törenle yıkılmış. Fuat Uzkınay bunu filme çekmiş ve “Ayastefanos‘taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” Türk Sineması’nın ilk filmi olarak tarihteki yerini almış.


Şimdiki Yeşilköy


XIX. yüzyıla ait bir çok güzel, ahşap ev tamir edilip boyanmış, günümüzde çok sayıda dükkana ve akşamları hoşça vakit geçirmenizi sağlayacak bar ite restorana ev sahipliği yapıyor. Cümbüş Sokağı’ndaki St Stephen Katolik Kilisesi’ne uğradığınızda altarının üstünde yer alan Aziz Stefan’ın 34 veya 35 yılında taşlanarak öldürülmesini anlatan tabloyu görmeden ayrılmayın. Köşeyi döndüğünüzde karşınıza çıkacak küçük liman, harika bir Prens Adaları manzarası armağan ediyor misafirlerine. İnci Çiçeği Sokağı’nda Surp istepanos Ermeni Kilisesi, Mirasyedi Sokak’ta da Ayios Stefanos Rum Ortodoks Kilisesi var. Dolayısıyla tüm kiliseler farktı mezheplere alt olmalarına rağmen Aziz Stefan’a ithaf edilmiş.


Yeşilköy Tren İstasyonu ve Semprini Evleri


1871 tarihli istasyonun ziyaretçilerinden biri de 1909 Hareket Ordusu’yla semte gelen Atatürk’tü… İstasyonun en eski yapısı ise dışardan kolayca seçilen su deposu.


İtalyan asıllı Levanten mimar Semprini’nin yaptığı yan yana duran üçevi9oo’lü yılların başında inşa edilmiş. İstanbul’da birçok esere imza atmış olan Semprini’en önemli eserlerinden biri Taksim Tepebaşı’nda bulunan Büyük Londra Oteli’dir.